Tıpta Zor Kabul Edilen Gerçekler

Tıpta Zor Kabul Edilen Gerçekler

BÖLÜM 1 -

3. DOZ AŞI BİLMECESİ ve KAÇ AŞIDAN SONRA AŞILAR TAMAMLANACAK konularında …Belirsizlik devam ediyor. Türkiye 3. doz aşıda erken davrandı ve şimdiye dek 9 milyon kadar kişiye 3. doz yapıldı. “İleri Ülkeler” kategorisinde bu tarihe dek sadece İsrail 3. doza başlayıp hızlı sürdürdü. ABD ve hemen tüm Avrupa ülkeleri beklemede. O ülkelerde ek doz ya Eylül ayının ilerleyen haftalarında karara bağlanacak ya da ilk dozların başlamasından 6-8 ay sonra… Ayrıca herkese değil, risk grubundaki belli kesimlere uygulanacak.

Türkiye’de ve birkaç Asya ülkesinde ek 3. doz neden bu kadar erken gündeme geldi? Çok belli ki Sinovac aşısına güvenilmediğinden ve Biontech baskısından ötürü. Avrupa ayrımcı ve ırkçı bir tutumla Sinovac’ı güvenilir aşı kabul etmiyor. Türkiye’de 3. dozun Biontech’ten yapılması hem Sinovac’a güvenilmediğinden hem de Avrupa baskısından ötürü.

Peki Sinovac gerçekten güvenilmez bir aşı mı? Biz soranlara kıt bilgimizle (ki işin uzmanı havalarında hergün TV’lerde boy gösterenler bizden fazla bir şey bilmiyor) şunu söylüyorduk: Çin aşısı daha az etkin, ama etkin… Yan etki, uzun vadeli kötü etki bakımından daha az riskli… Alman aşısı ise koruyucu olarak daha etkin, ama riski ötekilere göre hayli yüksek…

Şimdi vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun olduğu Sinovac’a etkisiz aşı olarak bakılıyor. Sinovac aşısının doktor ölümlerini hızla ve belirgin biçimde azalttığını gördük. Ancak 38 milyondan fazla kişi iki doz aşı olmuşken… (ki 18 yaş üstü nüfusun yüzde 61.5’i, 50 yaş üstünde ise daha yüksek oranda) ölüm sayılarının bu kadar artması akla kuşkuları getiriyor. Geçen yıl neredeyse aynı oranda açıldığımız aşısız Ağustos döneminin 10 katı ölüm açıklama bekliyor.

Bu durumda Biontech çok daha üstün mü koruyuculuk açısından? 2 Biontech aşı olanlarda henüz 3. doz başlamadı bile!... Ama İngiltere’ye baktığımızda Ağustos sonunda orada da ölümlerde çarpıcı bir yükselme görülüyor.

Konu çok karmaşık ve karanlık. Biz doktor olarak işin içinden çıkamıyoruz. Binlerce doktor ve medya mensubu zaten kasıtlı bir bilgi kirliliği yayma görevinde. 21. Yüzyıl tıbbı neresinden baksanız kokuşmuş, tel tel dökülüyor. Herkes kendi aklına, bedenine sahip çıksın, kendini güçlü tutsun.

Aşı salgına karşı etkili bir silahtır ama reklam edildiği kadar etkili değildir, riskleri de unutulmamalıdır. Sürekli değişen her yıl birkaç kez yenileri çıkan grip virüslerine aşıyla yetişmek mümkün değil. Başka önlemlerle desteklenmeli ve ayrıca çok daha etkili bazı yol ve yöntemlerin gündeme bile getirilmediği bilinmeli. “Deprem öldürmez, binalar öldürür” denmiyor mu hani! Hastalıklar için niye söylenmiyor bu? Krizleri sistem üretiyor, bazılarını kasten üretmese de kötüye kullanıyor ve bu ne ilk ne son. Krizlerin devamı gelecek.

 

BÖLÜM 2 -

SAĞLIK BAKANLIĞI VE HÜKUMETİN SALGIN KARNESİ

İnsanlık ve vatandaşlık sorumluluğu gereği salgınla birlikte kasıtlı olarak oluşturulan panik çığırtkanlığına direnmeye çalıştık. Salgın idaresine karşı eleştirilerimizi ölçülü dile getirdik, bazılarını dile getirmedik. Şimdi artık bu olağan dışı örgütlü duruma iyice alışıldı, panik havası da sonuna dek zorlandığından korku yerini aldırmazlığa bıraktı. Susmanın bir gereği kalmadı.

Sağlık bakanlığı ve iktidar salgını bana göre TEKNİK ve İDARİ anlamda iyi, hatta çok iyi yönetti. Elbette birçok hata yapıldı, kusurlar göze çarptı… Fakat Batılı “ileri” ülkelerde bu hatalar daha fazla yapıldı. Teknik ve idari anlamda nasıl çok iyi yönetti diye sorarsanız, bazı cevaplar veririm. Şimdi uzatmak istemiyorum.  

Salgın yönetimi BİLİMSEL anlamda sınıfta kaldı. Naçizane görüşüm, ikmalle bile geçemez, olguya bilimsel bakış 10 üstünden 3 bile alamaz. Bilim Kurulu bir skandaldı, yurt dışının berbat deneyimleri tercüme yoluyla buraya aktarıldı, on milyonlarca insan üstünde resmen deneme yanılma çalışmaları yapıldı. Kimi bilim kurulu üyesi kimi konunun süper uzmanı onlarca bilim piskoposu hastalar üstünde deney yapmakla kalmadı, birinin dediğini öbürü yalanlayan, birkaç hafta böyle başka birkaç hafta tamamen farklı görüşlerini medyadan pompalayarak… Yalnızca cahilliği artırdılar, korku ve karamsarlık yaydılar. On milyonlarca insanı hem salgına karşı çaresiz hale getirdiler, hem sosyal depresyonu ve başta metabolik hastalıklar olmak üzere öteki hastalıkları artırdılar.

Ne yapalım, bu yepyeni bir süreç, yaşayarak deneyim kazandık, yeni şeyler öğrendikçe tavır değiştirdik… Lafları mazeret kabul edilemez. Günümüz modern tıp biliminin zaten sürekli olarak yaptığı budur. Kendileri gibi düşünmeyen başka bilim insanlarını bir çırpıda ipe çekmek, tüm itirazlara “bilim dışı” yaftası takarak herkesi susturmak… Bir hafta sonra değiştireceği görüşü son ana dek büyük bir ukalalık ve keskinlikle ve de herkesi suçlayarak kanun kabul ettirmek.

Sağlık Bakanlığı nitelikli bir bilim kurulu oluşturmalı ve bu kurulun görüş ve kararları bir veya birkaç sözcüsü tarafından açıklanmalı, bunun haricinde bilim insanı kisveli birtakım medya göstericilerinin korku, panik ve bilgi kirliliği yayan tavırlarına karşı da bu bilim kurulu mücadele etmeliydi. Tam tersi oldu, bilim kurulu her telden çalan ve medyanın reyting hırslarına meze olan bilim kurulu üyeleri tarafından bilim dışına itildi.  

Burada tekrar BİLİM NEDİR, TIP BİLİMİ NEDİR sorularını gündeme getirmenin sırasıdır. Lafı eğip bükmeden en kısaca tabloyu ortaya koyalım. 1- Uzun zamandır tıp bilimi dünya oligarşisinin, uluslararası medikal kartelin elinde ve hizmetindedir. Bunu baştan görmeyen hiçbir kurum ve kişi bilimsel değildir. 2- Günümüz ana akım tıp bilimi dünyadaki milyarların neden giderek daha fazla hastalandığı ile ilgilenmez. Aksine daha çok hastalanması için gereken önlemleri alır. Buradaki niyet açıkça şudur: Daha çok hastalansınlar, daha çok tetkik yapalım, daha çok tedavi edelim… Daha çok para kazanalım. Sağlık  öncelikli olarak para kazanma ve güç elde etme aracıysa, bunu durdurmanın radikal devlet müdahaleleri veya devrimler dışında yolu yoktur. 3- Yukardaki ikinci madde TIP BU DEĞİL kitap serimizin ana fikriydi. Bunu tartıştığımız AKP’li kimi yetkililere, dönemin sağlık bakanına ve kimi AKP’li medyacılara kabul ettirmeyi başardık. Gerçi kabul edince politikalarında esastan bir değişiklik yapmadılar, hiç değilse kısmen bazı önlemler aldıklarını gördük. Ne var ki kapitalizme ve emperyalist sisteme daha da göbekten bağlı Türk Tabipler Birliği’ne, solculara ve muhaliflere hiçbir şekilde kabul ettiremedik.

Şimdi salgın konusundan örnek verip somutlarsak… Tıpkı orman yangınlarında olduğu gibi… Yangınların belli çıkış nedenleri var, çıktığı zaman yapılacak bazı temel şeyler var… Fakat son yangında görüldüğü üzere kriz başlar başlamaz  panik ve suçlama yarışı başlıyor, filin bir tarafını tutan tüm olguyu ondan ibaret göstermeye çalışıyor. Uçak nerede, uçak şöyle oldu, uçak böyle oldu… Tüm dava uçak davası sanki… Uçak yangın söndürmenin etkili yollarından biridir, ama sadece birisidir, daha etkili yöntemler de vardır. Ve üstelik yangınların sebeplerine karşı önlem almak çok daha ucuz ve etkili bir yoldur.

Bu salgının anahtar kelimesi de “aşı”. Kriz çıkınca kriz bilginleri çıkıyor ki bu bilginliğin bilimsellikle alakası yoktur. Aşıyı savunanlar “bilimsel”, savunmayanlar bilim dışı… Tamam aşı karşıtları arasında temel bilime uzak duranlar çoğunluktur, ama bilim bu kadar dar görüşlü at gözlüklü olabilir mi? Evet, uluslararası medikale kartelin yönetimindeyse olur. Bu virüsler neden ortaya çıkıyor, çıktığı zaman başka çok etkili önlemler neden alınamıyor, neden bugüne dek ilaç bulunmadı, salgın ve önlemleri başka hastalıkları ve ölümleri ne kadar artırdı… Bunlar gerçek bir bilimsel ortamda bulunsak ilk sorulması gereken sorulardır, ama aşı da aşı aşı da aşı…. Tüm bilim bu, en etkili hastalık önlemi bu… Sahte kriz bilginliği… Krizlerden kan ve can alan sahte bilim.

Peki aşıya gelelim. Testlere gelelim. Yüz milyonlarca insanın gördüğü Korona tedavilerine gelelim. Bunlar medikal kartelce halklara bedava mı veriliyor, yoksa bazı şirketler salgından vurgun mu vuruyor? YÜZBİNLERCE İNSAN AŞI OLMAK İSTEDİĞİ HALDE AŞISIZLIKTAN ÖLÜRKEN BUNLARIN HESABI NEDEN AŞI ŞİRKETLERİNDEN VE TIP OTORİTELERİNDEN SORULMUYOR DA AŞI KARŞITLARINDAN SORULUYOR? Koronaya karşı verilen ilaçlar neden aşıyı kabul eden pek çok hasta tarafından gizlice reddediliyor. İlaç güvensizliğinin nedeni de bu ticari tıp bilimi değil mi?

Zurnanın borazan gibi öttüğü yer burası. İktidardaki faşizan sahte bilim bunları sormaz. Dünyada her yıl yüz milyonlarca insanın çok basit önlemlerle sağlıklı kalabilecekken neden ölümcül hastalıklara yakalandığını ve bu hastalıklardan kısmen ve o da sürüne sürüne nasıl eğer parası varsa kurtulduğunu gündemine almaz.

Salgın idaresinde PKK yancısı TTB de, muhalefet de, ona bağlı siyasiler, medyacılar, doktorlar da… AKP iktidarı da aynı ve tek bilimi kendilerine rehber aldılar… Patronları ortaktı. Bu ortak patron uluslararası medikal karteldi. Onun akademisiydi.

VE SON NOTUMUZU NETLİK, AÇIKLIK, İNANDIRICILIK dersinden verelim. Bakanlık ve iktidar o derste de zayıf not aldı, ikmalle belki geçebilir, belki sene kaybeder.

TTB önderliğinde muhalefet papağanları kıskandıracak tarzda tek bir teraneyi yuvarladı durdu. “Öldük bittik mahvolduk… Vaka sayıları gizleniyor… Ölüm sayıları gizleniyor… Yönetemiyorlar… Tükendik…” Elbette bu yaklaşım ne bilimsel yaklaşımın ne de ahlaki yaklaşımın kıyısından geçemez.. Cüppeli Ahmet Hoca bile bunların yanında şaka etmiyorum, çok daha bilimsel kalır. Ama tuttu… Epey bir moral bozmayı, epey bir sözde siyaset yapmayı, on milyonlarca muhalifi epey bir oyalamayı başardılar.

Sağlık Bakanlığı ve iktidar bu panik havasına karşı kendi de dünya panik tüccarlarının emrinde olduğu için etkili bir mücadele veremedi. Yuvarlak, belirsiz söz ve açıklamalarla günü kurtarmaya çalıştı ve düşük notu bundan aldı.

SAĞLIK BAKANLIĞI VE HÜKUMET SALGINI YÖNETMEDE TEKNİK VE İDARİ ANLAMDA NEDEN BAŞARILIYDI? Kimisi yetersiz kimisi de aşırı bulmakla birlikte (hangisinin daha doğru olduğunu ben de bilemem) salgına karşı kapanma, karantina tedbirleri almak ve bunu idare etmekte hayli başarılıydı. Bu noktada içişleri bakanlığı, sağlık bakanlığı ve öteki bakanlıkların çalışmaları uyum içinde, ölçülü ve hayli düzeyliydi. Salgına, vakalara, hastalara ilişkin tıbbi bilgilerin merkezi olarak toplanması başarılıydı. Test sayıları, pozitif vakalara karşı yaklaşım iyi düzeydeydi. Hastalananların tedavisi, nakli, hastane ve yoğun bakım hizmetleri Avrupa standartlarının üstünde seyretti. Bunların giderlerinin devletçe sağlanması hem sorunu çözdü hem de sosyal devlet ilkeleri açısından olumlu haneye yazıldı. Aşı uygulaması çok iyi organize edildi. Özetle budur. 

BÖLÜM 3 -

KORONA DAHİL TÜM TEHLİKELİ HASTALIKLARA YAKALANMA ve BUNLARDAN ÖLMENİN BAŞLICA 6 TEMEL NEDENİ... Günümüz medikal kartel tıbbının temsilcileri ve uygulayıcıları aşağıdaki 6 maddeyi de lafta kabul ederler, ama günlük uygulamada önemsemezler. Onlar için en ön sırada tetkik ve ilaçla, ameliyatla tedavi vardır. Bu onlar için en kolay çalışma şekli ve en çabuk para kazandıran yoldur. Hastalarına bunları anlatmayı ve o doğrultuda önlem almayı deneyenler de az değildir. Ama bu çabalar devlet politikalarınca desteklenmediğinden hastaların büyük çoğunluğu kabul etmez, edenler de uygulamazlar. Özverili doktorlar da zamanla bıkar ve o zaman gelsin ameliyat, gelsin ilaç. Doktorlar bu yönde önlemleri kendi sağlıkları için bile almazlar. Çok doktorla tartışmışızdır. Verdikleri “bilimsel" cevap şudur: “Amaaan, onunla mı uğraşacağım, bir tane hayatım var, hastalanırsam ilacı var, ilaç kullanırım.”

BİR- Şeker, karbonhidrat ağırlıklı beslenme ve bunun getirdiği insülin direnci. İnsülin direnci çağımızın vebasıdır ve her yıl koronadan onlarca kat daha fazla insan öldürür. Hareketsizlikle birlikte dünyada hastalanma ve ölüm nedenlerinin açık ara başında gelir. Doğrudan yol açtığı hastalıklar metabolik sendrom, diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, şişmanlıktır. Dolaylı olarak bağışıklığı düşürdüğünden kanser başta olmak üzere pek çok hastalığı tetikler. Koronadan ölenlerde metabolik sendrom hastaları açık arayla ilk sırada yer alıyor.

İKİ- Günümüzde giderek doğallıktan uzaklaşan yaşam biçiminin ve aşırı, gereksiz kullanılan teknolojinin, bunların yarattığı kültürün doğrudan sonucu hareketsizlik 1. maddedeki sorunlara yol açarak insanları kitleler halinde hastalandırır ve öldürür. Şişmanlamaya yol açar, fakat hareketsiz zayıfların da çoğunda aynı sorunlar ortaya çıkar.

ÜÇ- Gıdalarla, havayla ve suyla aldığımız kimyasallar. Maruz kaldığımız elektronik dalgalar.

DÖRT- Yaşama, çalışma, toplanma, ulaşım, eğlenme koşullarının doğallıktan bütünüyle uzaklaşması. On milyonluk şehirler, tavuk kümesi gibi konutlar, sıkış tepiş ulaşım araçları, çalışma mekanları, eğlence yerleri… Güneş ışığından, temiz havadan, yeşille, doğayla temastan yoksun ortamlar.

BEŞ- Çalışma ve yaşamda kalma koşullarının yarattığı yoğun gerilim. Medyanın, sosyal medyanın yarattığı artan beklentiler, mutsuzluk… Savaşlar, iç savaşlar, terör, şiddet. Toplumların tepesinde kararan endişe ve depresyon bulutları.

ALTI- Tıpta ifrat ve tefrit. Dünya nüfusun kabaca yarısı tıbbi tanı ve tedavi olanaklarından yeterince yararlanamazken başka bir yarısı da bunu aşırı ölçülerde kullanıyor. Her iki durum da yoğun ölümlere yol açıyor.

BÖLÜM - 4

Ahmet Aydın hoca bundan 20 yıl kadar önce Türkiye’de “taş devri beslenmesini” tanıtmaya başladığında aynı zamanda tıpta “bütüncül işlevsel yaklaşımı” da savunmaya başladı. Bizim için yepyeni kavramlardı. Ancak temel tıp bilimine o günün yaklaşımlarından çok daha iyi uyuyordu. Hemen benimsedik. Fakat tıp camiası çok büyük bir çoğunlukla her iki kavrama da azgınca saldırdı, bilim dışı ilan etti. Ahmet Hoca yaşadığı dönemde yoğun dışlamalara, aşağılamalara maruz kaldı. Savunduğu beslenme anlayışı Batı’da hızla kabul görmeye başlayan “Paleo Diyet”in ülkemize uyarlanmış şekliydi. Epey bir süre sonra aynı diyeti Canan Karatay kendi adını vererek Türkiye’de meşhur etti.

Son 7-8 yıldır ve günümüzde, o zamanlar bilim dışı ilan edilen paleo diyet ve benzerleri “düşük karbonhidratlı diyetler” genel başlığı altında “bilimsel diyet” kabul ediliyor. Arama motorlarına girerseniz o konuda yapılmış yüzlerce bilimsel çalışmaya dair yayınları görürsünüz. Aynı gruptan ketojenik diyetler de artık dünyada on milyonlarca kişi tarafından uygulanıyor. Geçmişte Ahmet Aydın’ı aşağılayan gruptan birçok profesör tam kabul etmeseler de taş devri beslenmesine uygun reçeteler veriyor, TV’lerde büyük bir bilmişlikle bunları savunuyor. Bilim böyle bir şey, doğruların kan ter içinde bin bir emekle kabul ettirilmesi böyle bir şey…

Konu hayli geniş olduğundan ayrıntılara girmeden şekere ve karbonhidrata dayalı beslenmenin yarattığı büyük soruna dikkat çekelim. Dünyadaki en büyük halk sağlığı sorunudur. Bu tür beslenmenin doğrudan metabolik sendroma yani diyabet, hipertansiyon, kalp damar bozuklukları, obeziteye yol açtığı tıbben kesindir. Dünyada en büyük ölüm nedeni bu hastalıklar grubudur. İkinci sırada gelen kanserlerle ve sonra enfeksiyonlarla da bu beslenme şeklinin yakın ilgisi bulunmakta. Bunları hiçbir doktor reddedemiyor artık. Ama şu şekilde yan yollara saparak reddediyorlar: Diğer iki temel besin kategorisi olan protein ve yağlara dayalı beslenmeyi sakıncalı bularak, reddederek karbonhidrat lobisinin ajanları olmayı sürdürüyorlar. Karbonhidratların beslenmedeki oranını geçmişe göre hayli aşağıya çektiler, ancak hala yüzde 20’ye inmeyi kabullenemiyorlar.

Çünkü ortada çok büyük iki engel var. BİR- Tüm beslenme ekonomisi karbonhidratlara ve şekere dayanıyor. Bu muazzam sektörün alt edilmesi mümkün değil. Başka bir alternatif düşünülmek bile istenmiyor. İKİ- Tüm beslenme alışkanlıkları, zevkleri, lezzetleri karbonhidrata dayanıyor. Bunu devlet politikalarında köklü değişiklik olmaksızın engellemek, değiştirmek mümkün değil.

Başlıca iki şeyi söylüyor tıp camiasındaki karbonhidratçı çoğunluk: 1- Protein, yağ ağırlıklı beslenme (sebzeye bir şey diyemiyorlar) bedene zarar veriyor. Yüzlerce çalışmayla gösterildi ki külliyen yalan. Hiçbir besin ögesi rafine şeker ve nişasta kadar bedene zarar vermiyor. 2- Proteinle beslenme pahalı, toplumlar o düzene geçemez. O da yalan. Kişisel bazda ve toplumsal bazda basit düzenlemelerle protein ağırlıklı beslenme karbonhidrat ağırlıklı beslenme maliyetine çekilebiliyor. Ayrıca KH ağırlıklı beslenmenin yarattığı sağlık sorunları ve tetkik tedavi masraflarını da hesap ettiğimizde tablo proteinler lehine dönüyor.

Konu çok ciddi ve zor. Baş etmesi, çözmesi imkansız gibi bir şey. O yüzden ben artık toplumları kurtaramıyoruz, bari tek tek kişileri kurtaralım, anlayışındayım. Bilmeyenler için karbonhidratların ne olduğunu hemen özetleyelim. Her tür şeker, şekerli mamuller, meyveler… Nişastalı tüm gıdalar.. Unlu mamüller.. Makarna, pirinç, patates vb.. Taş devri beslenmesinde alınan kalorinin en çok yüzde 20’si KH’lardan sağlanmak zorunda. Bazı diyetler bunu yüzde 10’a kadar indiriyor. Kalanı proteinler, sağlıklı yağlar, sebzelerden sağlanmak durumunda.

Beslenme ve diyet konularında hâlâ büyük bir çoğunluk doktor ve diyetisyen grubu ABD-Avrupa biliminin kendilerine öğrettiği apaçık yalanları söyleyip duruyor. Kalori konusunda, yağlar konusunda, meyveler konusunda vb.. Niye yalan diyoruz, çünkü gerek temel tıp bilgilerine gerekse apaçık araştırmalara, toplumsal ve kişisel deneyimlere göz göre göre karşı oldukları için. Merak eden alsın, bu kitabı okusun, içindeki bilimsel referanslarla birlikte gerçek bilim neymiş görsün. 

BÖLÜM 5 - 

HASTALIKLARDAN KORUNMAK ve TEDAVİYİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN NEDEN TAKVİYE C ve D VİTAMİNİ ÖNERİYORUZ? 20 yıla yakındır bu önerileri yapıyoruz. Tıbbın iktidarındakiler yakın zamana dek hep karşı çıktılar bize. “Doğal ve dengeli beslenirseniz ek vitamine gerek yok” dediler. Vitaminlerin enfeksiyonlara veya başka hastalıklara karşı koruduğuna dair bilimsel kanıt yok” dediler. “Vitaminlerin tedavide yeri olabileceğine ilişkin bilimsel yayın bulunmuyor” dediler. “D vitamini yapılan tetkiklerde düşük çıkarsa ancak o zaman verilmeli, kitlelere önerilmesi bilim dışı” dediler. “Bu zararlı, hatta suçtur” diyecek kadar ileri gittiler. Sitedeki o tartışmaların çoğu duruyor, o suçlamalar, tacizlerin büyük bölümü duruyor. Ve zaten bizim önerilerimiz için kanıt da yeterliydi, bilimsel yayın da yeterince vardı. Onlara göre ise yüksek fiyatlarla satılan ilaçlardan başka “bilimsel tıpta” hiçbir şeye yer yoktu.

Korona salgınıyla neyi gördük? Pek çoğu koruyucu ve tedaviyi güçlendirici anlamda D vitamini önermeye başladı. MODERN TIP BİRDEN BİRE D VİTAMİNİNİ KEŞFETTİ! Ve pek çoğu da tetkik yapıp kan düzeylerini ölçtürdükten sonra falan değil. Herkese önermeye başladılar. Örneğin İngiltere’de pek çok sağlık uzmanı ve kurum kış aylarında herkesin D vitamini kullanmasını öneriyor. Ne oldu???

Doğruya gelmişlerse üstlerine gitmemek gerek, diye düşünebilirsiniz. Ama bilimsel dürüstlükten değil, zorunluluktan ya da artık herkes kabul ettiği için bir yerlere gelmişlerse, aynı kafa tıpta, sağlıkta bu kadar hayati bir alanda başka yalanlarını yine sürdürecektir. Tam da bu yüzden üstlerine gitmek gerekir. D vitamini gibi yan etkisi çok seyrek ve düşük bir ucuz preparat vermek için onun kaç misli maliyette tetkik isteyen aynı kafa bugün kandaki antikor düzeylerine bakmaksızın milyarları tavuk gibi aşılıyor. Hani önce tetkik yapılacaktı, gerekliyse madde verilecekti? O maliyet karşılanamazmış! Şimdi akıllarına geldi. Nerede bizi kolayca ve ağır biçimde suçlarken sopa gibi kullandığınız ilkeniz?

Ve enfeksiyonlara karşı koruyucu ve tedaviyi belirgin biçimde destekleyici C vitamini ve yüksek doz C vitamini enjeksiyonları pek çok merkezde koronaya karşı resmi tedavi protokollerine girdi.

Şimdi hala diyor ki bazıları “D vitamini ve C vitamini koronanın özel ilacı bulunmadığından deneysel olarak mecburen kullanılıyor, ama fayda ettiğine dair yeterli kanıt yok.” İlaç şirketi sponsorlu olmayan hiçbir ajanda yeterli kanıt bulamayan günümüz tıp iktidarının beylik numarasıdır bu. “Kanıt yok, yeterli kanıt yok”: “Kanıta dayalı tıp.” Pek çok araştırmada ki isteyen kolaylıkla internette bulabilir, semptomları azalttığı, hastayı rahatlattığı, tedavi süresini kısalttığı ve ölüm oranını düşürdüğü gösterilmiş, ama bunun ispat edilemediği ve sözde kendilerince yanlış dizayn edilmiş birkaç başka çalışmayı da işin içine katarak “ortalamada yeterli kanıt yok” diyorlar.

Bazı yayınların bu çevrelerce geçersiz sayılmasının bir nedeni ne biliyor musunuz? Plasebo kontrollü çalışma yapılmaması. Bu şu demek: Ölümle pençeleşen hastalara C vitamini veriyorsunuz ve durumları kısmen düzeliyor, ama başka bir gruba neden plasebo vermediniz diye hesap soruluyor? Yani iyi ettiğine inandığınız bir maddeyi araştırmadaki hastalarınızın bazılarına vermeyecekmişsiniz! Bir ahlak felsefecisi tıbbi yayınları şöyle birkaç hafta incelese kim bilir kaç bin Dr. Mengele ile karşılaşır! Ve bu arada hastalara peynir ekmek gibi verilen Favipavir ve Chloroquine lehine de hiç yeterli kanıt yok! İş kesin kanıt aramaksa.

İnsanlar doğal beslense bu vitamin takviyelerine gerek yok mu? Evet yaşadığımız ortamlar doğal olsa ve doğal beslensek vitamin takviyelerine gerek yoktur. O aşamadan çıktığımız binlerce yıl oluyor, son 100 hele 50 yıldır ise tamamen plastik ortamlardayız, plastik yiyoruz. Ne yediğimiz meyve gerçek meyve ne yediğimiz et gerçek et. Üstelik hastalandırma etkenleri hijyendeki gelişmeleri saymazsak onlarca katı.

Ve biz bu takviyelerin ne hastalıklardan yüzde yüz koruduğunu ne de tek başına herhangi bir hastalığı iyileştirdiğini iddia ettik bugüne dek. Bizi TV’lere çıkıp “bu ot şunu iyileştirir, bu tohum şu hastalığın kökünü kurutur” diyen, iktidar tıbbının öteki pazardaki ikiz kardeşleriyle karıştırmayın. Korunma ve tedavide bizim önerilerimizin her biri yüzde 5 fayda sağlasa (en az) o da ciddi bir kazançtır. Bu tür önlemlerin toplamı ise yüzde 5+5… toplandığında yüzde 30-40’lara varır ki halk ve kişi sağlığı bakımından büyük önemdedir.

 

BÖLÜM 6 - 

AŞI OLMAYANLAR ve OLANLAR İÇİN… COVİD’e KARŞI PEK BAHSEDİLMEYEN ETKİLİ ÖNLEMLER… Pandemi döneminde pek çok insan kapanma koşullarından ve korkudan hareketsizleşti, kendini yemeğe verdi, içkiye verdi. Metabolik sendrom hastalıkları azdı. Bazı kişilerse bu dönemi fırsata çevirdi. Daha sağlıklı beslendi ve daha çok spor yaptı. Yapılan düzenli egzersiz, yürüyüş, hareketlilik ve kilo almamak her türlü hastalığa karşı şöyle böyle değil, bir numaralı ilaçtır. Düşük karbonhidratlı, yeterli proteinli ve sağlıklı yağları kısıtlanmamış bir beslenme öneriyoruz.

Yalnız bu dönemde dikkat etmeniz gereken şey, aşırı zorlayıcı egzersiz yapmamak ve hareket sırasında, sonrasında üşütmemeye çalışmaktır. Bu iki etken de beden direncini düşürür.

Bir önceki bölümde bahsettiğimiz düzenli D ve C vitamini kullanımı her türlü hastalığa karşı direnci artırır. Hastalanınca dozu yükseltmek gerekir. Covid’e karşı takviye Çinko alımının da etkisi bellidir.

Bu dönemde burun ve ağız temizliği daha da önem kazanır. Günde üç dört kez burun suyla özen göstererek yıkanmalıdır. Burun mukozası temiz ve dirençli hale getirilmeli. Ağız gargarası fayda eder. Bu gargara için herhangi bir gargara sıvısı kullanmıyorsanız, diş macunu ile diş fırçaladıktan sonra gargara bölümünü uzunca tutun.

Ortam havalandırmasının da önemi büyüktür. Kapalı ortamlara girecekseniz doğal yolla havalandırılan mekanları tercih edin. Güneş ışığından en yüksek yararlanmaya bakın.

Soğan, sarımsak birkaç ayrı mekanizmayla enfeksiyonlara direnci artırır, var olan enfeksiyonun kolay geçmesine yardımcı olur. Sekresyonu artırır ve doğrudan anti viral etki gösterirler. Kekik, karanfil, Zencefil ve bunlar gibi gribe az çok fayda eden birçok bitkisel maddeyi ayrı ayrı saymamayım. Hepsinin ufak da olsa yararı bulunur, en azından fazla kullanmadıkça zararı yoktur. Sarımsaklı ev yoğurdu her hastalığa karşı koruyucudur mesela.

Kapalı ortamlara girdikten veya insanlarla yakın mesafeden konuştuktan sonra ağız burun temizliği yapın. Buna imkanınız yoksa burundan ağızdan kolonya solumanın ben faydası olduğuna inanıyorum.

Maskenizi temiz tutun, acil durumlarda onu da kolonya ile temizleyebilirsiniz. En çok yapılan hata: Pis ellerinizle maskenin burun, ağız kısımlarına dokunmayın. Pek çok uzman, doktorlar bile bunu yapıyor. Spor yaparken, insanlardan uzakken, açık havada maske takmanın gereği yok, zararı var.

Bu önlemlerin hiçbiri tek başına çare değildir. Fakat hepsi tek başına kısmen fayda eder. Hepsini birden yaptığınızda bunu yapmayanlara göre yüzde 30-50 daha güçlüsünüz demektir.

 

BÖLÜM 7 - 

TIP BİLİMİNDE RÜŞVET TEZGAHI ORTADA GÖSTERE GÖSTERE DÖNÜYOR… Şu anda yazdıklarımı okuyunca pek çok kişi şaşıracak, hatta sarsılacak… Ama sonra hemen unutacak! Kitlesel hipnoz seanslarındaki gibi. Şuradan biliyorum: Daha önce defalarca yazdım. Hiçbir Allah’ın kulu “Hayır, o iş öyle değil” demedi… Ama karşı bir tepki de gelişmedi… Unutuldu, gitti. Başkaları da yazdı. Sonuç hep aynıydı. BU YAZIYI MUTLAKA PAYLAŞIN! Hiç demedim. Diyenlere de iyi gözle bakmadım. Ama bu yazı için diyorum.

Sırf hep beraber şunu görmek için: Bu skandal gerçeğin haberi ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, toplumda hiçbir ses getirmeyecek. Yine unutulup gidecek. Sahtekarlığı kanıksamış bir toplumda bilimde dönen rüşvet çarkı da herhangi bir infial uyandırmaz. Konu hayat konusu, sağlık konusu olsa bile…

Tıp Bilimi mutfağının lokantası, vitrini bilimsel kongrelerdir, bilimsel dergilerdir. Mutfakta pişen ise bilimsel araştırmalardır. Her üçü de uluslararası ilaç ve medikal araç şirketlerinin sponsorluğunda yürür. Onlar parayı kesse bütün işler durur.

Pandemi dönemi öncesi sıradan bir akademisyen ortalama 4-5 yurt içi kongre ve toplantıya, 2-3 de yurt dışı kongreye giderdi. Bu bilginlerin otel, yeme içme, çevrede gezdirilme ve ulaşım masrafları tümüyle ilaç şirketlerince karşılanırdı. Kendi cebinden kongreye giden akademisyen parmakla gösterilecek kadar azdı ve onlara da bozguncu veya “manyak” gözüyle bakılırdı. Kanıksanmış ve kural haline gelmiş rüşvet bununla kalmıyor. Bir de hayli yüklü kongre kayıt ücretleri var. O para da ilaç şirketlerince ödenir ve masraflar çıkınca kalan bir hayli oran düzenleyen kuruma kalır. Türkiye’de bu düzenleyici kurumlar Türk Tabipler Birliği’ne bağlı uzmanlık dernekleridir. Hepsi kongre zenginidir. Kârın bir bölümünü yasal ve açık biçimde TTB’ye aktarırlar.

Tıbbi dergilerin büyük çoğunluğu bu çarkın içindeki fakülte ana bilim dalları veya uzmanlık derneklerince çıkarılır. Buralardaki yayın editörleri ve makale değerlendirme hakemleri ilaç şirketleri ve medikal kartelle bu ilişkiyi normal ve meşru gören bilginlerdir. Birçok dergiye abonelik ve sponsorluk yine şirketlerden sağlanır. Büyük maliyetli tıbbi araştırmaların çoğunluğu yine medikal kartel tarafından mali olarak desteklenir.

Pandemi döneminde bu ilişkiler epey altüst oldu her alanda görüldüğü gibi, ama ilişkiler kopmadı. Zaten medikal kartelin hekimlerle ilişkisi, kongrelerle sınırlı değildir. Resmi kliniklere bile mali destek verirler, ki bazen bu destek olmadan işler gerçekten dönmez… Sadece akademisyenleri değil, her türden uzmanı, aile hekimlerini ve muayenehaneleri de düzenli olarak ziyaret eder, onlarla yakın dirsek temasını sürdürür, mali ve moral açılardan yardımlarını esirgemezler.

Her şeyin para kabul edildiği bu dünyada yine her şeyi para olarak gören medikal kartelin… Bilime ve hekimlere bu “karşılıksız” desteği gerçekten duygulandırıcı, göz yaşartıcıdır. Ve olay bununla da sınırlı değildir. Başta akademisyenler olmak üzere hekimlerin kazançları ne kadar çok tetkik ister, ne kadar pahalı tedavi yaparsa o kadar artacak yönde düzenlenmiştir. Yani ne kadar çok “bilim” o kadar çok para… Sistem budur.

Ve sonuçta ortaya çıkan bilim: Birçok noktada temel tıp bilimine, birçok noktada genel ahlaka ve tıp ahlakına uymasa da günümüzün gerçek ve modern bilimidir. Her şey kanıta ve istatistiklere dayalıdır. Medikal kartelin bu yüksek kazancını destekleyecek yönde bilimsel çabalarınız varsa, önünüz açık, arkadan desteğiniz çok sağlamdır. Bu genel tabloya aykırı bir şeyler bulmuşsanız eğer… Tüm karşılaşmalara 4-0 geriden başlama cezası almış bir takım gibi... Ne kadar kanıt bulsanız kanıt kabul edilmez, ne kadar istatistik gösterseniz daha büyük istatistiklerle dayak yersiniz.

Tüm bunlara rağmen kenardan, köşeden, ortadan defalarca deneyen aykırı bilginler de çıkmakta ve zaman zaman 4-4 beraberliği yakalayabilmektedir. Galibiyet henüz mümkün değildir.

Bunları 50 yıl önceki hocalara ve hekimlere anlatsak (ki o zaman da rüşvet çarkı vardı, ama bu kadar yaygın ve global değildi) gözleri yuvalarından fırlar, bizleri hayalcilikte ve karamsarlıkta sınır tanımamakla suçlarlardı herhalde. Çok dürüst olanları ise döverdi evire çevire…

Tüm bu gerçeğe rağmen zannedilmesin ki medikal kartelin temsilcilerine ve hatta yöneticilerine düşmanız. Aramızda soğuk bir savaş sürüyor. Hayır, tam tersi, birçoğu gerçekten sevimli, insani ilişkileri iyi ve iyi bir şeyler yaptıklarını düşünen insanlardır… Ki… iyi bir şeyler de yapmaktadırlar.. Dedik ya.. bazı kliniklerde onlar olmadan iş dönmez, hastalara yararları dokunur.. Doktorların işini kolaylaştırırlar…

Ama sistem de bilim de sonuçta bu çarkın sistemi ve bilimidir. AKP hükumeti bu normal kabul edilen anormal ilişkilere her geçen yıl artan ölçüde sınırlamalar koydu, ama esasa dokunmadı. Esasa dokunulmadığında da tıp bilimi gerçek bilimin değil medikal kartelin tıp bilimi olarak dönmeyi sürdürecek.

DİP NOT: 

BEN DE RÜŞVET ALDIM. Ama bunu hiçbir zaman normal karşılamadım. Bu konuda uyanıklığım arttıkça hep sorguladım, gündeme getirmeye çalıştım. Tıp iktidarı, hekim arkadaşlarımın büyük çoğunluğu bunu hep unutturmaya çalıştılar. DAHA ÖNEMLİSİ: BU RÜŞVET ÇARKIYLA DÖNEN BİLİMİN BİLİM OLMADIĞINI 20 YILDIR SAVUNUYORUM.

Meslek hayatımda iki kez ilaç şirketi sponsorlu kongreye birkaç kez de yemeğe gittim. İlknur pek çok kez gitti. Klinik çalışmalarının yürümesi için onların desteğinden bolca yararlandı. Ama son yıllarda teklif edildiği halde pek az destek alıyor. Yurt dışı kongrelere ise son 7-8 yıldır kendi imkanlarıyla gidiyor.

Son yıllarda paramız var, bunu yapabiliyoruz. İşin bir de o yönü var. Parası olmayan genç hekimler ne yapsın? Gerçi ilaç ve medikal şirketlerinden mali destek alanların büyük çoğunluğu kıdemli ve parası bol akademisyenler. Fakat devletin bu konuya kesin yasak getirmesi ve ilaç şirketleriyle hekimlerin mali ilişkisini sonlandırması gerekiyor. Kongreler mütevazı mekanlarda yapılmalı, mütevazı oteller ve misafirhaneler kullanılmalı ve mali desteği de doğrudan devlet yapmalı. Bu işin çözümü bu.

İKİNCİ DİP NOT: Kongrelere ilaç şirketi sponsorluğuna genel olarak RÜŞVET derken... Yine de iki şeyi birbirinden ayırmak gerek... Belli bir ilacı belli bir kotada yazmaya söz vererek sponsorluğu kabul etmek ile hiçbir şeye söz vermeden ve ilaç seçim kararlarında adil davranarak kabul etmek arasında da önemli bir fark var.

SON NOT: 

KORONAYA KARŞI KELLE-PAÇA’dan DAHA ETKİLİ BİR İLAÇ BULAMADILAR… “Ne kadar para o kadar bilim” tıbbının temsilcileri kendilerini eleştiren herkese “kelle-paçacı” diyorlar ya.. Covid’e karşı kelle-paçadan daha etkili bir ilaç da yok ellerinde. Uluslararası oligarşinin medya desteği var arkalarında, sadece afra tafraları var.

Biz burada başından beri salgına karşı bilimsel önlemleri en kısa ve en anlaşılır şekilde yayınlıyoruz. Son yazı dizimizde de gelinen noktadaki faydalı tüm görüşlerimizi özetledik.

Biz görevimizi yapalım da okuyan okusun, okumayan okumasın, herkes neyi doğru biliyorsa onu yapsın. Zaten büyük çoğunluk TV’lerde yalan yanlış ahkam kesen, bilim adına abuk sabuk ve mantıksızca konuşan o uzmanları dinleyecektir. Hastalanmayacaklarsa da hastalanacaklardır. O uzmanların görevi de neredeyse budur. Kandırıldığını bal gibi bilen kitleleri göz göre göre kandırmak… Ellerinden kaç yengeci kurtarabiliyorsak o da kazançtır.

Yaşıyorlar.. Niye yaşadıklarını bilmiyorlar... Hastalanıyorlar.. Ölüyorlar... Niye hastalandıklarını.. niye öldüklerini bilmiyorlar... Soruyoruz: “Nesiniz!”… “İnsanız” diyorlar…

Yine de uyarmak, bilgilendirmek için yapılabilecek her şeyi yapmaya çalışıyoruz. 

 

Kaan Arslanoğlu


Yorumlar

Maximum : 1000 Karakter / Karakter Sayısı: 
0
Yorumlara gerçek ad ve soyadınızı yazmanız onay kolaylığı sağlar.
Mail adresinizi yazmanız keyfinize kalmıştır. Yorumlarınızın onaylanması da
editörlerin tamamen keyfine bağlıdır. Yılların deneyimi sonucu bu bizde böyle.
  • fahri kumbul

    fahri kumbul 12.09.2021

    Hemen hemen herkesin sağlıkçı akrabaları, samimi arkadaşları, tanıdıkları vardır. Onlardan da duyar böyle şeyleri. Birebir yaşayıp birinci ağızdan aktaran birisi olarak ilaç şirketi temsilciliği yapan bir tanıdık vardı, işiyle ilgili “komik” anılar anlatırdı. Kendisinin hiçbir şeyi ciddiye almayan bir yanı vardı, anlatırken ağzı hiç kapanmaz, bizleri de güldürürdü; sanki içinde bulunduğu sektöre hiç saygısı kalmamıştı. Ama aslında anlattıkları çok ciddi şeylerdi. Tıp dünyasında ağır görevi olanlarla ilgili öyle inanılmaz şeyler anlatırdı ki, güler mısın ağlar mısın türünden ve BÖLÜM 7’yi doğrulayan. Okurken aklıma düştü. Saygılar.

  • Neo Paladyum

    Neo Paladyum 10.09.2021

    ..ama bu böyle olmaz Kağan beyğ (;- ne o öyle ? 10 .. 20 liralık vitamin C'ler D'ler .. doğal beslenmeler ! mübârek Tıp sektörümüz bunlarla ilerlemezki ? Noolcak medipol, medikâlpark, memorial, florence naytıngellerimiz? türkiyâ hastanelerimiz .. sadece benim bildiğimiz 38 tane şubesi olan acıbadem'lerimiz, her maalleye şube açan hospitâllerimiz ne yeyip ne içecek ? bahçeden OTmu toplayıp kaynatıp doyacak ? sonra, o kadar senedir uğraştığımız, özerk üniversite tıp fakültelerini bayypass etmek için bunca emek verip inşaatın tesisin yapımı karşılığı aylık/ yıllık hasta garantisi verdiğimiz şehir hastanelerimiz naapacak ? bol bol hasta, teşhis, tedavi, ameliyat operasyon lââzım ! 3 kuruşluk damla, 5 kuruşluk vitamin dozlarıyla dönmezki bu suyun çarkı ? bu işin PCR'ı, pozitif tanının 666 TL vizitesi, senede 5 tane aşısı var, son kalan 3 kuruşluk nöronlarımızın unuttuğunu hatırlamak içün? hatırlatma dozumuz var .. Var da VAR ! bırakalım sizin bu işleri, fırçalayalım o dişleri, verelim mehteri sokalım burunlarına çubukları .. çakalım biyontekleri !

  • fahri kumbul

    fahri kumbul 8.09.2021

    Bir yanda yangın ve susuzluk öteki yanda seller. Memleket, gelecekte göçlerin ve savaşların yurdu. Tek düşüncesi ve planı kaynakları kendi aralarında paylaşarak sürekli iktidar olma ereğinde olanların değildir bu sorunlar umru. En büyük ölüm nedeni kötü yönetimlerdir. Özsuyunun emilmemesi soluğunun kesilmemesi, direncin kırılmaması, yaşamın zehir olmaması; kısaca hasta olunmaması, haydi olduysa çabuk iyileşip olağandan erken ölmemesi için; temiz su için temiz iktidarlar, temiz yönetimler gerek. Hasta da biraz kendine dikkat etmeli, canının kıymetini bilmeli, ona buna kanıp durmamalı.

  • fahri kumbul

    fahri kumbul 8.09.2021

    Kuruma öğrenmeye gelmiş birinden öte okulu yağmalamaya, ele geçirmeye gelmiş birileri var. Ne öğretmen ne uzman tanıyor ne de onların gözetimini ve yol göstericiliğini. Dolayısıyla not verecek öğrenci yok. Disiplin kurulu çalıştırılıp derhal uzaklaştırılmalılar. Yaşam ve ölüme gelince, yaşam hep kısa kalır. Ölümün ilacı, aşısı bulunursa, bulanın halkla paylaşacağı yok. Gerçekte işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan, çaresizlikten, stresten ölünür. Yetmezse Uğruna ölünecek bir şeyler bulunur. Şu bir gerçek ki; yakın gelecekte nedenler arasında ilk sırayı temiz suya erişimdeki kısıtlar alacak.

  • Neo Paladyum

    Neo Paladyum 6.09.2021

    bugün 6 eylül 2021/ tarihe not düşelim. T.C. vatandaşlarının gittikleri il dışından evlerine dönemedikleri, tren vapur uçak otobüslere alınmadıkları, çalışanların işyerine fabrikalarına giremedikleri, üniversitelilerin okullarına sokulmadıkları .. illâki 2 iğneyi koluna sokacam veya burnunun içinden beyninin dibine kadar çubukları saplayacam ! denilerek .. hukuk dışı, zoraki, faşistçe uygulandığı gün. kanun dışı bir genelge ile iğne veya haftada 2 pcr .. dayatması ilan edilerek, ülke yönetimi + itaat eden çoğunluk 'insan'ımızın küresel dijital faşizme resmi olarak biât ederek, küresel oligarşinin üst yapısına entegre edilerek, teslim olduğu gün ! herkese kutlu olsun.. yapımda ve yayında emeği geçen, katkısı olan her soydan ve boydan, siyasetten, ticaretten, necâsetten ve taharetten cemaatimize, katkılarından ötürü sonsuz müteşekkiriz.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.insanbu.com sorumlu tutulamaz.