Kaan Arslanoğlu, Nihat Genç’in “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı romanıyla ilgili bir yazı yazmış. Başlığı ve ilk tümcesinde romanı harika bulduğunu belirtiyor. Bu yargıya varmasını, kitabı, “okumaktan ve yazmaktan iyice bunaldığı bir dönem”de okumasına bağlıyorum. Zaten yazdığı yazı da kısa bir övgü yazısı. İlk gördüğümde çok şaşırdığımı söylemeliyim. Şöyle diyor Arslanoğlu: “Bu romana layık olduğu değer yine verilmeyecek, edebiyat çevreleri ve muhalif siyasi kanattan büyük çoğunluk sözünü bile etmeyecektir. Bu çok yaygın ‘değerleri’ görmeme hali genel anlamda ve Nihat Genç özelinde başlı başına sosyolojik-psikolojik bir inceleme konusu olmalı. Bana göre asıl neden genel çapsızlık. İnsan kalitesinin aşırı derecede düşüklüğü. Biz ortada bir doğru ve güzellik varsa bunları on yıllardır gösteriyoruz, bundan yüksünmüyoruz. Gösterdiklerimizin büyük çoğunluğu bizde bir doğru veya güzellik görmese, çabamızı desteklemese de biz iyi olanı övmeye devam ederiz. Şu da var ki sağ veya liberal çevrelerdeki dayanışmanın kırıntısı "sol" çevrelerde yok. Çapsızlık çapsızlığı, haset haseti üretiyor. İnsan BU. Yineliyoruz, bu bir yakınma değil, durum saptamasıdır, her zaman duruma uygun hareket etmekte fayda var. Çok keskin muhalif görünenler bile iktidara veya bir güce bir yerinden tutunuyor ve bu tutamak noktası onları bizler gibilerle dayanışmadan uzaklaştırıyor.” Kaan Arslanoğlu sol ve sağ çevrelerdeki durumu güzel özetliyor. Ben yalnızca romanla ilgili övgüsüne katılamıyorum: Genel meselesi, bunu anlatış düzeyi, ilginçliği, dili, kişilik sergilemesini güzel buluyor Arslanoğlu, ruhsal çözümlemeleri gerçekçi bir derinlikte çok esaslı diyor. Yazısında romanla ilgili yalnızca bunları belirtiyor zaten. Ben ise romanın ilginçliğine, anlatış düzeyine ve kişilik sergilemesine biraz değineceğim.
Nihat Genç’in yazarlığından genel olarak söz edecek olursam karşılaştığım virgülsüz, bozuk, sorunlu, bir türlü anlaşılamayan tümceleri belirtmem gerekecek. Sözgelimi, “Kapısını çalmadan izin istemeden içeri girme hakkına sahip olduklarının o gösterişli zengin lüks yerin adı: Cennet”… “Birkaç yıl köpek nereye peşinden, köpeği nereye gideceğini önceden hiç söylemedi” ya da “Ama bir gün meraktan aylarca her gün oturup başını verip yattığı bankın boyunu ölçer gibi bir daha uzandı, dizleri sığmıyordu.”.
Bu konunun üzerinde çok durmuyorum. Nihat Genç’in Oda TV’de çıkmış bir yazısını okuyan bir insan bile bunu bilir. Sözgelimi bir tümcede virgül eksikliğinin ayırdına varıyorsanız bu büyük olasılıkla Nihat Genç’in bir çırpıda, hınçla “konuşan” elleriyle yazılmıştır. Bu bir olumlama değil; alışkanlıkla geçiştirilmeli de demiyorum. Yalnızca bir saptama… Biri çıkıp da Nihat Genç’i bunun için alkışlayabilir, bir şey diyemem. Onun görüşlerine katılmayan biri bile televizyonda konuşurken etkilenip dinleyebilir, buna tanık oldum. Nihat Genç’in birçok yapıtı da insanı dinginken coşkun duruma sokabilecek düzeyde.
Kitaba geçecek olursak… “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı romanın eksikliği nedir ya da daha doğru bir deyişle, benim ortada “harika bir roman” göremememin nedeni nedir? Öncelikle kitabın çokça küfür içerdiğini söylemeliyim. Küfrün niceliği üzerinden bir eleştiri yapacak değilim. Derdim, küfrün edebiyat yapıtında gerçek insanlık durumu ortaya koyulurken yardımcı olup olmamasıyla ilgili.
Okurun İleride Karşılaşacağı Küfürler İçin Bir Hazırlık
Kitapta, Nihat Genç daha ilk bölümde bize ileriki sayfalarda bir küfür bombardımanıyla karşılaşacağımızı sezdiriyor. Öbür Dünyadan Fırlatılan Cesetler başlıklı birinci bölümün sonunda Karadeniz’deki çocukların yetiştirilme yöntemleri üzerine bir detay veriliyor: “Karadeniz’de adettir, halkın belki de eşcinselliği (eşcinselliğe olmalı U.G.) karşı aldığı bir önlemdir, bilinmez, çocuklarını yetiştirme yöntemidir, bir-iki yaşında bebekler daha konuşmaya dilleri vardığında, babası, ninesi, çocuğu karşısına alır, ‘Ananı s…m de bakayim, a… koyayım de bakayım…’ diye diye öğretirler ve çocuk küfrü öğrendiğinde sertifika verir gibi, ‘Hah şimdi erkek adam oldun!’ derler.”
Karadeniz insanına özgü bir durummuş gibi gösterilen bu bölüm ilerleyen bölümlerde kahramanlara ettirilen küfürlerde nedensellik ilkesine uymuyor. Küfür öğretilerek “Erkek adam” niteliğine bürünecek kişi elbette erkek çocuk olacaktır. Oysa kitabın birçok yerinde kadınlar da küfrediyor. Ayrıca bütün küfür eden kahramanlar Karadenizli de değil. Karadenizli olsa bile yetişkin bir birey olduklarında küfrün bu düzeyde sergilenmesini yadırgayabilecek düşünceye sahip değiller mi? Küfürle ilgili, kitabın ilk bölümüne okuru alıştırma amacıyla yerleştirilen bu detay zorlamadan başka bir şey değil. Bu yüzden de estetik değeri düşürüyor. Küfür konusunda hassaslık apayrı bir durum, bu kitapta küfür eden gerçek insan yok. Küfrü kahraman değil, Nihat Genç ediyor. Kitabın geneline baktığımızda da İslamcı karşıtları küfürbaz, düzeysiz ve niteliksiz insan olarak gösteriliyor.
Sayfaları çevirdikçe yeni ve insanların ağzında iğreti duran küfürlerle karşılaşıyorum: “Kitapçının üç adım önünde on üç-on dört yaşlarında üstü başı toz toprak götündeki pantolonu düştü düşecek saçları kirli dağınık, kağıt mendillerini kaldırıma dizmiş satan kara yüzlü bir kız çocuğu. … Karanlık bastıkça ürperti sarıyor ağlamaktan gözyaşları sümüğüne karışıyor, ağlaya ağlaya gelip geçene ‘A… koduklarım niye mendil almıyorsunuz, a… koduklarım niye mendil almıyorsunuz…”
Burada Nihat Genç dilenmeyi gururuna yediremeyip mendil satan bir kızın ağzına küfrü yapıştırıyor. Gerçek küfreden bir kız göremiyorum. Bu bölümde Aysun, ileride İslamcılarla gerçekleştireceği küfürlü konuşmalar için bir gösteri yapar gibi. İleride İslamcılara edeceği küfürler için okurun kafasında “Aysun zaten küfürbazdı” algısı yaratılmak isteniyor. Oysa küfürbaz olmayan, düşüncelerini küfürsüz dile getirebilen bir insan da İslamcı karşıtı olabilir. Bu yüzden küçük bir kızın ağzına küfür yapıştırmaya gerek yok. Birey ahlaki değerlerini, ilkelerini elbette kendi belirleyebilir. Yazar buna izin vermiyor.
Söylemek istediğim şu: Yazarın İslamcı ideolojiyle ilgili düşünceleri kahramanına yansıyor. Aysun’a ettirilen küfürler bunun en küçük örneği… Kitap boyunca kahramanların ağzındaki küfürlerde hep Nihat Genç’i görüyorum; sert, dik duruşlu Nihat Genç’i… Gerektiğinde, doğru yerde kullanıldığında küfür bile güzel gelebilir insana. Çünkü insanlık durumunu ve gerçeği yansıtabilir. İnsan kendini sıktığında bu daha kötü bir boyuta ulaşıyor. Roman ve öyküde nedensellik bağıyla kurulduğunda küfür elbette kullanılmalı. Küfrün bir işlevi olmalı. Nihat Genç ise her yere küfür serpiyor. Ülkülerini kahramana yüklemiş, onları konuşturuyor, kuklası yapıyor. Kahramanın yazarın kuklası olmaması, yaşayabilir olması gerekiyor. Yazarın kahramana tapmaması, söylev çekmemesi, yan tutmaması gerektiğini Cengiz Gündoğdu’nun Estetik Kalkışma’sında ayrıntılarıyla, olumlu ve olumsuz örnekleriyle öğreniyoruz.
Nihat Genç abartıyor. Bir de olumlama getiriyor bu küfürlere: “İdeolojik mezheplere bölünüp, dışlanıp, canı yanmış acı acı küfreden arkadaşlara önceleri ‘ağzı bozuk’ ve bazen ‘lümpen’ denirdi, oysa küfür etmeyi bilmeyenin kişiliği yoktur.”
“Beden saflığını, anlamadan, düşünmeden, muhakeme etmeden, ateş açar gibi sarf ettiği, bu acil askeri mühimmatla koruyor. (…) Tepki veremeyen, protesto edemeyen, nefretini tiksintisini dillendiremeyen, kişiliğini koruyamayan bir insan. Bu ilahi, kutsal iyi niyetli temiz nurlanmış ifadeler içinizdeki öfkenin karşılığı değildir. Dilini kişisel refleksler ve küfürlerden soyutlamış insanlar, gerçek değil, hayali naylon insanlardır, tek tanrılı dinler, insanın huyunu suyunu karakterini doğal reflekslerini Allah yapısını işte bu dille bozup çaresizleştirmiştir. Hıristiyanı, Yahudisi, Müslümanı dillerini soyutlamıştır. İsa aşkına. Allah aşkına. Musa aşkına. Başlarına bir felaket gelince ‘S… git’ diyemez ‘Allah korusun’ der.”
Kitabın birkaç yerinde benzer küfür olumlamalarıyla karşılaşıyoruz. Alıntıladığım bölümlerin büyük çoğunluğu Nihat Genç’in haklılığını da gösteriyor ama Nihat Genç, “Allah korusun”un karşısına küfrü yerleştiriyor. İslamcılığın karşısına küfrü, düzeysizliği, çaresizliği koyuyor.
Kitap, bol küfürlü tümcelerle sürerken bir de öneri geliyor yazardan. Amerikan süngülerinin, sömürünün, terörün karşısına çözüm olarak küfür getiriliyor:
“Ne İslam alimlerinden, ne diyanetten bu felaketler yaşanırken ‘Alayınızın a… koyayım… a… koduğumun çocukları’ diyen insani bir isyan gerçek bir protesto çıkmadı.”
Bu küfür olumlamalarını ve çözümleri kitaptaki kahramanlar değil, anlatıcı söylüyor.
Yine bir başka bölümde, 72 ile 76. sayfa arasında tırnak içine alınmış birçok tümceyle karşılaşıyorum. “Bu sıskacık kara kız 80’li yılların sonu 90’lı yılların başı bu dükkan arkadaş ideoloji abi savaşlarından geriye bakın neler yazmış.” diyerek aforizmalar sıralıyor. Bu sözlerin hepsi Nihat Genç’in İslamcılarla ilgili düşüncelerini yansıtıyor. Yazar bu sözleri kurguda, örgede bir yere ekleyemediğinden, Aysun’u romanın içinde bunları söylemeye itemediğinden bu biçimde yazma yoluna gidiyor. Apaçık anlatıcı söylev çekiyor. Olması gereken ise, nedensel ilişkilerle kahramanın (Aysun’un) bunları söylemek zorunda olması, okurun da bunları görmesidir. Kahramanların göstermediğini, yazar söylüyor. Pek sırıtıyor. Cengiz Gündoğdu’nun Estetik Kalkışma adlı yapıtında, “Yazar, gerçek, yaşayan insanı değil de, zihnindeki ülküleri cisimleştirmek isterse, olayları ona göre düzenler. Bu düzenleme de örgeyi zorlar, sağlam örge kuramaz.” diyor. “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı kitap bu konuda iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor.
Örgede Yeri Olmayan İğrenç Şaheserler
Estetik değeri düşüren bir başka örnek de beşinci bölüm. Bu bölümde yazar “Tuvalet Kapısına Çizilen Şaheserler” başlığıyla insanların tuvalet kapılarına dışkılarıyla pornografik resimler çizdiklerini anlatıyor. Kurguda nereye koyabileceğimi bilemiyorum. Bu bölümde anlatılanlar neden kitaba girmiş anlayamıyorum. Roman, bir insanın dünyasındaki tüm iğrençlikleri anlatabileceği bir yer değildir. Yazar istedi diye tüm iğrençlikler aynı roman içerisine gelişigüzel serpiştirilemez. “Tuvalet Kapısına Çizilen Şaheserler” bölümünün “ilginçlik ya da iğrençlikle okuru etkilemek” dışında herhangi bir işlevi bulunmuyor. Varsa bile ben anlayamıyorum.
Yine buna benzer bir Hayriye Teyze olayı anlatılıyor. Erol’un derisine yapışan fanilayı kazımak için Tahsin Amca diye biri çıkıyor ortaya. Yazarın anlatımıyla: “Tahsin Amca aylarca Erol’u gözlemledi ne anladıysa Erol’dan, kendisine dair bir hikaye anlatma ihtiyacı hissetti.” Hayriye Teyze arkadaşlarıyla hamama gittiğinde bir çocuğu (Tahsin Amcayı) “Ben yıkayayım, ben kurutayım,” diyerek örtülü odaya çekiyor. Orada çocuğa cinsel istismarda bulunuyor. Aradan otuz yıl geçiyor. Bir gün dernekte konuşulurken Hayriye Teyzenin tüm erkeklere aynı şeyi yaptığı ortaya çıkıyor; gülüp eğleniliyor. Anlatılan olaydan ders çıkarılmak istenir gibi şöyle bir bölüm yazılıyor sonra: “Biz de yaşadık, o Hayriye Teyze her hafta her hafta, unutmak mümkün mü, gözlerimin önünden gitmez. Ne olmuş kafayı mı kırayım? Deniz üstünde keyifle yüzen pislikler görürsen mutlu ol, yüzüyorlar işte.”
Romanda bunun anlatılmasının nedenini bir türlü anlayamıyorum. İşlevsiz bir nesne gibi duruyor. Örgede, kurguda yeri yok. Küfürlerin yanına ilginç ve iğrenç bir olay katılmak isteniyor. İslamcılığı yereceğim derken olmadık iğrençlikler anlatılıyor. Bunların İslamcılıkla bağını bir türlü anlayamıyorum.
Bunların yanında Dua ve Nur’un karşılaştırması yer alıyor ilerleyen sayfalarda. Bu varsıl yoksul karşılaştırması biraz olsun etkiliyor beni. Bir sayfa sonrasında ise manavın Dua’yı tecavüze yeltenmesi anlatılıyor. Manavın geçmişiyle ilgili hiçbir bilgi yok. Manavın tecavüze yeltenmesiyle ilgili hiçbir belirti gösterilmiyor. Hiçbir neden manavı tecavüze itmiyor. Erol da koşup kurtarıyor yeltenen adamdan kadını. Erol’a, manavın kadına tecavüz edeceği ile ilgili bilgi nereden geliyor, Erol bunu nasıl anlıyor, okur bunu göremiyor. Hiçbir kişilik özelliği belirtilmeyen herhangi bir manavın dilenci Dua’ya tecavüze yeltendiğini gelişigüzel okuyoruz. Manavın tecavüze yeltendiğini de göremiyoruz, anlatıcı öyle diyor:
“O gün… Sokağın karşısındaki iri kıyım yaşlı manavın bir kasa kiraz kucaklayıp, Dua’nın önüne geldiğini gördü… Herif zeytinyağı tenekesinden yapılan kararmış çöp kutusu gibi iri kafasını uzatıp, çocuğunu emziren Dua’nın başından aşağı soruyor: ‘Sen şimdi nerelisin?’ Dua: ‘He valla Halepliyim…’ İhtiyar, yağma mal bulmuş gibi keyifli: ‘Oldu mu şimdi yolun ortasında göğsünü açıyorsun… Gel şöyle bakayım’ deyip, güya yardım ediyorum bahanesiyle kadını dükkanın içine çekti… Dua’nın kocası ortalıkta görünmüyor, Erol birden ayaklandı: ‘A… koduğumun adamı!’ Koştu ve ihtiyar manavın göbeğine karateciler gibi dikine tekmeyi geçirdi…”
Anlatılana göre manav Dua’ya tecavüz edecek. Manavın tecavüze yeltenmesi için iri kıyım ve yaşlı olması, zeytinyağı tenekesinden yapılan kararmış çöp kutusu gibi iri kafasının olması, kadını dükkanın içine çekmesi yeterli mi? Tecavüze yeltenen bir adamın çevresine karşı tedirgin bakışları, gözü dönmüşlüğü, elinin titremesi, ivediliği, çevrenin ıssızlığı ve dinginliği nerede? Her olasılığı düşünüyorum. Manavın tecavüze yeltenen sıradan bir insanda olmayan hareketlerinin nedeni tecavüz konusunda deneyimli olması olabilir. Eğer öyleyse bu niye belirtilmiyor? Bu nesneler okura mı bırakılıyor?
“İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı kitap birçok ayrı olayın anlatılmasının yanında bazı kahramanlarının gelişigüzel ortaya çıktığı bir görüntü sergiliyor. Bu, birçok olayın nedensel ilişkilerle örülüp birleşmesinde sorun oluşturuyor. Ayrıca İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı adlı kitap bir çırpıda yazılmış, bir daha okunmamış, üzerinde herhangi bir çalışma ve düzeltme yapılmamış izlenimi veriyor. Bazı olaylara teker teker bakıldığında çok iyi toplumsal çözümlemelere ve saptamalara rastlayabiliyoruz. Bir bütün olarak düşündüğümüzde ise ilgisiz olayların salt iğrençlik katıp ilgi çekme gereksinimiyle kitaba alındığı hissi uyandırıyor.
"Goethe der ki, bir sanatçı yapıtını tamamlarken, halkın bunu nasıl coşkuyla karşılayacağını düşünür ve bu coşkuyu, bu övgüyü beklemeye kendini kaptırırsa, yapıttan vazgeçsin daha iyidir. Çünkü bu tutumla ortaya değerli bir şey çıkması olanaksızdır. Sanatçı yapıtına herhangi bir dış itiyle değil de salt kendi kişisel dürtüsüyle yaklaşırsa (yani bu başarılı olmayacak, ama benim istediğim gibi olacak, böyle yazılması gerektiğine inanıyorum derse), ancak o zaman işe yarar bir sonuç elde edilebilir." (Sanatta Sosyalist Gerçekçilik, Aleksander Tvardovski)
Nihat Genç’in, alıntıladığım bölümdeki gibi bir yazar olduğunu elbette ki düşünmüyorum. Daha önce yazdıkları bunun en büyük kanıtı… Ama son yazdığı “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı kitap IŞİD terörünün de gündemde olduğu düşünülerek, belirttiğim nedenler göz önünde bulundurulduğunda salt iğrençlikle ilgi çekmek için yazılmış gibi bir izlenim uyandırıyor. Yoksa nerede İhtiyar Kemancı, Cenaze, nerede “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?”…
“İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” son biçimini bulamamıştır. Bundan dolayı kitabı bir deneme olarak görüyorum. Yazarı tarafından bir çırpıda yazılmış ve bir daha okunmamıştır. Ek olarak, kahramanlar yazarın kuklasıdır ve kitap yazarın kişisel görüşleriyle bezenmiştir.
Ubeydullah Günel
Tweet