“İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” romanını harika yapan nedir?

Kaan Arslanoğlu, Nihat Genç’in “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı romanıyla ilgili bir yazı yazmış. Başlığı ve ilk tümcesinde romanı harika bulduğunu belirtiyor. Bu yargıya varmasını, kitabı, “okumaktan ve yazmaktan iyice bunaldığı bir dönem”de okumasına bağlıyorum. Zaten yazdığı yazı da kısa bir övgü yazısı. İlk gördüğümde çok şaşırdığımı söylemeliyim. Şöyle diyor Arslanoğlu: “Bu romana layık olduğu değer yine verilmeyecek, edebiyat çevreleri ve muhalif siyasi kanattan büyük çoğunluk sözünü bile etmeyecektir. Bu çok yaygın ‘değerleri’ görmeme hali genel anlamda ve Nihat Genç özelinde başlı başına sosyolojik-psikolojik bir inceleme konusu olmalı. Bana göre asıl neden genel çapsızlık. İnsan kalitesinin aşırı derecede düşüklüğü. Biz ortada bir doğru ve güzellik varsa bunları on yıllardır gösteriyoruz, bundan yüksünmüyoruz. Gösterdiklerimizin büyük çoğunluğu bizde bir doğru veya güzellik görmese, çabamızı desteklemese de biz iyi olanı övmeye devam ederiz. Şu da var ki sağ veya liberal çevrelerdeki dayanışmanın kırıntısı "sol" çevrelerde yok. Çapsızlık çapsızlığı, haset haseti üretiyor. İnsan BU. Yineliyoruz, bu bir yakınma değil, durum saptamasıdır, her zaman duruma uygun hareket etmekte fayda var. Çok keskin muhalif görünenler bile iktidara veya bir güce bir yerinden tutunuyor ve bu tutamak noktası onları bizler gibilerle dayanışmadan uzaklaştırıyor.” Kaan Arslanoğlu sol ve sağ çevrelerdeki durumu güzel özetliyor. Ben yalnızca romanla ilgili övgüsüne katılamıyorum: Genel meselesi, bunu anlatış düzeyi, ilginçliği, dili, kişilik sergilemesini güzel buluyor Arslanoğlu, ruhsal çözümlemeleri gerçekçi bir derinlikte çok esaslı diyor. Yazısında romanla ilgili yalnızca bunları belirtiyor zaten. Ben ise romanın ilginçliğine, anlatış düzeyine ve kişilik sergilemesine biraz değineceğim.

Nihat Genç’in yazarlığından genel olarak söz edecek olursam karşılaştığım virgülsüz, bozuk, sorunlu, bir türlü anlaşılamayan tümceleri belirtmem gerekecek. Sözgelimi, “Kapısını çalmadan izin istemeden içeri girme hakkına sahip olduklarının o gösterişli zengin lüks yerin adı: Cennet”… “Birkaç yıl köpek nereye peşinden, köpeği nereye gideceğini önceden hiç söylemedi” ya da “Ama bir gün meraktan aylarca her gün oturup başını verip yattığı bankın boyunu ölçer gibi bir daha uzandı, dizleri sığmıyordu.”.

Bu konunun üzerinde çok durmuyorum. Nihat Genç’in Oda TV’de çıkmış bir yazısını okuyan bir insan bile bunu bilir. Sözgelimi bir tümcede virgül eksikliğinin ayırdına varıyorsanız bu büyük olasılıkla Nihat Genç’in bir çırpıda, hınçla “konuşan” elleriyle yazılmıştır. Bu bir olumlama değil; alışkanlıkla geçiştirilmeli de demiyorum. Yalnızca bir saptama… Biri çıkıp da Nihat Genç’i bunun için alkışlayabilir, bir şey diyemem. Onun görüşlerine katılmayan biri bile televizyonda konuşurken etkilenip dinleyebilir, buna tanık oldum. Nihat Genç’in birçok yapıtı da insanı dinginken coşkun duruma sokabilecek düzeyde.

Kitaba geçecek olursak… “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı romanın eksikliği nedir ya da daha doğru bir deyişle, benim ortada “harika bir roman” göremememin nedeni nedir? Öncelikle kitabın çokça küfür içerdiğini söylemeliyim. Küfrün niceliği üzerinden bir eleştiri yapacak değilim. Derdim, küfrün edebiyat yapıtında gerçek insanlık durumu ortaya koyulurken yardımcı olup olmamasıyla ilgili.

Okurun İleride Karşılaşacağı Küfürler İçin Bir Hazırlık

Kitapta, Nihat Genç daha ilk bölümde bize ileriki sayfalarda bir küfür bombardımanıyla karşılaşacağımızı sezdiriyor. Öbür Dünyadan Fırlatılan Cesetler başlıklı birinci bölümün sonunda Karadeniz’deki çocukların yetiştirilme yöntemleri üzerine bir detay veriliyor: “Karadeniz’de adettir, halkın belki de eşcinselliği (eşcinselliğe olmalı U.G.) karşı aldığı bir önlemdir, bilinmez, çocuklarını yetiştirme yöntemidir, bir-iki yaşında bebekler daha konuşmaya dilleri vardığında, babası, ninesi, çocuğu karşısına alır, ‘Ananı s…m de bakayim, a… koyayım de bakayım…’ diye diye öğretirler ve çocuk küfrü öğrendiğinde sertifika verir gibi, ‘Hah şimdi erkek adam oldun!’ derler.”

Karadeniz insanına özgü bir durummuş gibi gösterilen bu bölüm ilerleyen bölümlerde kahramanlara ettirilen küfürlerde nedensellik ilkesine uymuyor. Küfür öğretilerek “Erkek adam” niteliğine bürünecek kişi elbette erkek çocuk olacaktır. Oysa kitabın birçok yerinde kadınlar da küfrediyor. Ayrıca bütün küfür eden kahramanlar Karadenizli de değil. Karadenizli olsa bile yetişkin bir birey olduklarında küfrün bu düzeyde sergilenmesini yadırgayabilecek düşünceye sahip değiller mi? Küfürle ilgili, kitabın ilk bölümüne okuru alıştırma amacıyla yerleştirilen bu detay zorlamadan başka bir şey değil. Bu yüzden de estetik değeri düşürüyor. Küfür konusunda hassaslık apayrı bir durum, bu kitapta küfür eden gerçek insan yok. Küfrü kahraman değil, Nihat Genç ediyor. Kitabın geneline baktığımızda da İslamcı karşıtları küfürbaz, düzeysiz ve niteliksiz insan olarak gösteriliyor.

Sayfaları çevirdikçe yeni ve insanların ağzında iğreti duran küfürlerle karşılaşıyorum: “Kitapçının üç adım önünde on üç-on dört yaşlarında üstü başı toz toprak götündeki pantolonu düştü düşecek saçları kirli dağınık, kağıt mendillerini kaldırıma dizmiş satan kara yüzlü bir kız çocuğu. … Karanlık bastıkça ürperti sarıyor ağlamaktan gözyaşları sümüğüne karışıyor, ağlaya ağlaya gelip geçene ‘A… koduklarım niye mendil almıyorsunuz, a… koduklarım niye mendil almıyorsunuz…”

Burada Nihat Genç dilenmeyi gururuna yediremeyip mendil satan bir kızın ağzına küfrü yapıştırıyor. Gerçek küfreden bir kız göremiyorum. Bu bölümde Aysun, ileride İslamcılarla gerçekleştireceği küfürlü konuşmalar için bir gösteri yapar gibi. İleride İslamcılara edeceği küfürler için okurun kafasında “Aysun zaten küfürbazdı” algısı yaratılmak isteniyor. Oysa küfürbaz olmayan, düşüncelerini küfürsüz dile getirebilen bir insan da İslamcı karşıtı olabilir. Bu yüzden küçük bir kızın ağzına küfür yapıştırmaya gerek yok. Birey ahlaki değerlerini, ilkelerini elbette kendi belirleyebilir. Yazar buna izin vermiyor.

Söylemek istediğim şu: Yazarın İslamcı ideolojiyle ilgili düşünceleri kahramanına yansıyor. Aysun’a ettirilen küfürler bunun en küçük örneği… Kitap boyunca kahramanların ağzındaki küfürlerde hep Nihat Genç’i görüyorum; sert, dik duruşlu Nihat Genç’i… Gerektiğinde, doğru yerde kullanıldığında küfür bile güzel gelebilir insana. Çünkü insanlık durumunu ve gerçeği yansıtabilir. İnsan kendini sıktığında bu daha kötü bir boyuta ulaşıyor. Roman ve öyküde nedensellik bağıyla kurulduğunda küfür elbette kullanılmalı. Küfrün bir işlevi olmalı. Nihat Genç ise her yere küfür serpiyor. Ülkülerini kahramana yüklemiş, onları konuşturuyor, kuklası yapıyor. Kahramanın yazarın kuklası olmaması, yaşayabilir olması gerekiyor. Yazarın kahramana tapmaması, söylev çekmemesi, yan tutmaması gerektiğini Cengiz Gündoğdu’nun Estetik Kalkışma’sında ayrıntılarıyla, olumlu ve olumsuz örnekleriyle öğreniyoruz.

Nihat Genç abartıyor. Bir de olumlama getiriyor bu küfürlere: “İdeolojik mezheplere bölünüp, dışlanıp, canı yanmış acı acı küfreden arkadaşlara önceleri ‘ağzı bozuk’ ve bazen ‘lümpen’ denirdi, oysa küfür etmeyi bilmeyenin kişiliği yoktur.”

“Beden saflığını, anlamadan, düşünmeden, muhakeme etmeden, ateş açar gibi sarf ettiği, bu acil askeri mühimmatla koruyor. (…) Tepki veremeyen, protesto edemeyen, nefretini tiksintisini dillendiremeyen, kişiliğini koruyamayan bir insan. Bu ilahi, kutsal iyi niyetli temiz nurlanmış ifadeler içinizdeki öfkenin karşılığı değildir. Dilini kişisel refleksler ve küfürlerden soyutlamış insanlar, gerçek değil, hayali naylon insanlardır, tek tanrılı dinler, insanın huyunu suyunu karakterini doğal reflekslerini Allah yapısını işte bu dille bozup çaresizleştirmiştir. Hıristiyanı, Yahudisi, Müslümanı dillerini soyutlamıştır. İsa aşkına. Allah aşkına. Musa aşkına. Başlarına bir felaket gelince ‘S… git’ diyemez ‘Allah korusun’ der.”

Kitabın birkaç yerinde benzer küfür olumlamalarıyla karşılaşıyoruz. Alıntıladığım bölümlerin büyük çoğunluğu Nihat Genç’in haklılığını da gösteriyor ama Nihat Genç, “Allah korusun”un karşısına küfrü yerleştiriyor. İslamcılığın karşısına küfrü, düzeysizliği, çaresizliği koyuyor.

Kitap, bol küfürlü tümcelerle sürerken bir de öneri geliyor yazardan. Amerikan süngülerinin, sömürünün, terörün karşısına çözüm olarak küfür getiriliyor:

“Ne İslam alimlerinden, ne diyanetten bu felaketler yaşanırken ‘Alayınızın a… koyayım… a… koduğumun çocukları’ diyen insani bir isyan gerçek bir protesto çıkmadı.”

Bu küfür olumlamalarını ve çözümleri kitaptaki kahramanlar değil, anlatıcı söylüyor.

Yine bir başka bölümde, 72 ile 76. sayfa arasında tırnak içine alınmış birçok tümceyle karşılaşıyorum. “Bu sıskacık kara kız 80’li yılların sonu 90’lı yılların başı bu dükkan arkadaş ideoloji abi savaşlarından geriye bakın neler yazmış.” diyerek aforizmalar sıralıyor. Bu sözlerin hepsi Nihat Genç’in İslamcılarla ilgili düşüncelerini yansıtıyor. Yazar bu sözleri kurguda, örgede bir yere ekleyemediğinden, Aysun’u romanın içinde bunları söylemeye itemediğinden bu biçimde yazma yoluna gidiyor. Apaçık anlatıcı söylev çekiyor. Olması gereken ise, nedensel ilişkilerle kahramanın (Aysun’un) bunları söylemek zorunda olması, okurun da bunları görmesidir. Kahramanların göstermediğini, yazar söylüyor. Pek sırıtıyor. Cengiz Gündoğdu’nun Estetik Kalkışma adlı yapıtında, “Yazar, gerçek, yaşayan insanı değil de, zihnindeki ülküleri cisimleştirmek isterse, olayları ona göre düzenler. Bu düzenleme de örgeyi zorlar, sağlam örge kuramaz.” diyor. “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı kitap bu konuda iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor.

Örgede Yeri Olmayan İğrenç Şaheserler

Estetik değeri düşüren bir başka örnek de beşinci bölüm. Bu bölümde yazar “Tuvalet Kapısına Çizilen Şaheserler” başlığıyla insanların tuvalet kapılarına dışkılarıyla pornografik resimler çizdiklerini anlatıyor. Kurguda nereye koyabileceğimi bilemiyorum. Bu bölümde anlatılanlar neden kitaba girmiş anlayamıyorum. Roman, bir insanın dünyasındaki tüm iğrençlikleri anlatabileceği bir yer değildir. Yazar istedi diye tüm iğrençlikler aynı roman içerisine gelişigüzel serpiştirilemez. “Tuvalet Kapısına Çizilen Şaheserler” bölümünün “ilginçlik ya da iğrençlikle okuru etkilemek” dışında herhangi bir işlevi bulunmuyor. Varsa bile ben anlayamıyorum.

Yine buna benzer bir Hayriye Teyze olayı anlatılıyor. Erol’un derisine yapışan fanilayı kazımak için Tahsin Amca diye biri çıkıyor ortaya. Yazarın anlatımıyla: “Tahsin Amca aylarca Erol’u gözlemledi ne anladıysa Erol’dan, kendisine dair bir hikaye anlatma ihtiyacı hissetti.” Hayriye Teyze arkadaşlarıyla hamama gittiğinde bir çocuğu (Tahsin Amcayı) “Ben yıkayayım, ben kurutayım,” diyerek örtülü odaya çekiyor. Orada çocuğa cinsel istismarda bulunuyor. Aradan otuz yıl geçiyor. Bir gün dernekte konuşulurken Hayriye Teyzenin tüm erkeklere aynı şeyi yaptığı ortaya çıkıyor; gülüp eğleniliyor. Anlatılan olaydan ders çıkarılmak istenir gibi şöyle bir bölüm yazılıyor sonra: “Biz de yaşadık, o Hayriye Teyze her hafta her hafta, unutmak mümkün mü, gözlerimin önünden gitmez. Ne olmuş kafayı mı kırayım? Deniz üstünde keyifle yüzen pislikler görürsen mutlu ol, yüzüyorlar işte.”

Romanda bunun anlatılmasının nedenini bir türlü anlayamıyorum. İşlevsiz bir nesne gibi duruyor. Örgede, kurguda yeri yok. Küfürlerin yanına ilginç ve iğrenç bir olay katılmak isteniyor. İslamcılığı yereceğim derken olmadık iğrençlikler anlatılıyor. Bunların İslamcılıkla bağını bir türlü anlayamıyorum.

Bunların yanında Dua ve Nur’un karşılaştırması yer alıyor ilerleyen sayfalarda. Bu varsıl yoksul karşılaştırması biraz olsun etkiliyor beni. Bir sayfa sonrasında ise manavın Dua’yı tecavüze yeltenmesi anlatılıyor. Manavın geçmişiyle ilgili hiçbir bilgi yok. Manavın tecavüze yeltenmesiyle ilgili hiçbir belirti gösterilmiyor. Hiçbir neden manavı tecavüze itmiyor. Erol da koşup kurtarıyor yeltenen adamdan kadını. Erol’a, manavın kadına tecavüz edeceği ile ilgili bilgi nereden geliyor, Erol bunu nasıl anlıyor, okur bunu göremiyor. Hiçbir kişilik özelliği belirtilmeyen herhangi bir manavın dilenci Dua’ya tecavüze yeltendiğini gelişigüzel okuyoruz. Manavın tecavüze yeltendiğini de göremiyoruz, anlatıcı öyle diyor:

“O gün… Sokağın karşısındaki iri kıyım yaşlı manavın bir kasa kiraz kucaklayıp, Dua’nın önüne geldiğini gördü… Herif zeytinyağı tenekesinden yapılan kararmış çöp kutusu gibi iri kafasını uzatıp, çocuğunu emziren Dua’nın başından aşağı soruyor: ‘Sen şimdi nerelisin?’ Dua: ‘He valla Halepliyim…’ İhtiyar, yağma mal bulmuş gibi keyifli: ‘Oldu mu şimdi yolun ortasında göğsünü açıyorsun… Gel şöyle bakayım’ deyip, güya yardım ediyorum bahanesiyle kadını dükkanın içine çekti… Dua’nın kocası ortalıkta görünmüyor, Erol birden ayaklandı: ‘A… koduğumun adamı!’ Koştu ve ihtiyar manavın göbeğine karateciler gibi dikine tekmeyi geçirdi…”

Anlatılana göre manav Dua’ya tecavüz edecek. Manavın tecavüze yeltenmesi için iri kıyım ve yaşlı olması, zeytinyağı tenekesinden yapılan kararmış çöp kutusu gibi iri kafasının olması, kadını dükkanın içine çekmesi yeterli mi? Tecavüze yeltenen bir adamın çevresine karşı tedirgin bakışları, gözü dönmüşlüğü, elinin titremesi, ivediliği, çevrenin ıssızlığı ve dinginliği nerede? Her olasılığı düşünüyorum. Manavın tecavüze yeltenen sıradan bir insanda olmayan hareketlerinin nedeni tecavüz konusunda deneyimli olması olabilir. Eğer öyleyse bu niye belirtilmiyor? Bu nesneler okura mı bırakılıyor?

“İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı kitap birçok ayrı olayın anlatılmasının yanında bazı kahramanlarının gelişigüzel ortaya çıktığı bir görüntü sergiliyor. Bu, birçok olayın nedensel ilişkilerle örülüp birleşmesinde sorun oluşturuyor. Ayrıca İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı adlı kitap bir çırpıda yazılmış, bir daha okunmamış, üzerinde herhangi bir çalışma ve düzeltme yapılmamış izlenimi veriyor. Bazı olaylara teker teker bakıldığında çok iyi toplumsal çözümlemelere ve saptamalara rastlayabiliyoruz. Bir bütün olarak düşündüğümüzde ise ilgisiz olayların salt iğrençlik katıp ilgi çekme gereksinimiyle kitaba alındığı hissi uyandırıyor.

"Goethe der ki, bir sanatçı yapıtını tamamlarken, halkın bunu nasıl coşkuyla karşılayacağını düşünür ve bu coşkuyu, bu övgüyü beklemeye kendini kaptırırsa, yapıttan vazgeçsin daha iyidir. Çünkü bu tutumla ortaya değerli bir şey çıkması olanaksızdır. Sanatçı yapıtına herhangi bir dış itiyle değil de salt kendi kişisel dürtüsüyle yaklaşırsa (yani bu başarılı olmayacak, ama benim istediğim gibi olacak, böyle yazılması gerektiğine inanıyorum derse), ancak o zaman işe yarar bir sonuç elde edilebilir." (Sanatta Sosyalist Gerçekçilik, Aleksander Tvardovski)

Nihat Genç’in, alıntıladığım bölümdeki gibi bir yazar olduğunu elbette ki düşünmüyorum. Daha önce yazdıkları bunun en büyük kanıtı… Ama son yazdığı “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” adlı kitap IŞİD terörünün de gündemde olduğu düşünülerek, belirttiğim nedenler göz önünde bulundurulduğunda salt iğrençlikle ilgi çekmek için yazılmış gibi bir izlenim uyandırıyor. Yoksa nerede İhtiyar Kemancı, Cenaze, nerede “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?”…

“İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?” son biçimini bulamamıştır. Bundan dolayı kitabı bir deneme olarak görüyorum. Yazarı tarafından bir çırpıda yazılmış ve bir daha okunmamıştır. Ek olarak, kahramanlar yazarın kuklasıdır ve kitap yazarın kişisel görüşleriyle bezenmiştir.

 

Ubeydullah Günel

Facebook
yorumlar ... ( 28 )
09-01-2016
09-01-2016 22:57 (1)
Değerli Ubeydullah Günel, emek vermiş, genç yaşında çalışmayla edindiği edebiyat birikimini bir eseri inceleyerek yazıya dökmüş. Böyle pek de sık rastlanmayan çabalar bence önemlidir. Eleştirilerine gelince. Romanda “İslamcı” olarak adlandırılan siyasal İslamcı tarikat yapılarına karşı yoğun bir meydan okuma söz konusu. Nihat Genç’te siyasi bakış edebi kimliğinin çoktandır ötesine geçti. Bu romanı da siyasi meydan okuyuşun parçası olarak ele almak gerekir ve benle konuşmasında zaten bunu böyle ifade ediyordu. Bu tutum bağımsız edebiyata, edebiyatta gerçekçiliğe aykırı bir tutumdur bir bakıma. Ama salt siyasi, partizan bir edebiyat da var olmuştur hep dünyada ve onun da gayet nitelikli örnekleri çıkmıştır. Partizanca edebiyat yapmak edebiyata temelden bir meydan okuyuş olması nedeniyle çok da zordur, ama hem partizanlık yapıp hem edebiyatçı özü koruyanları da kutlamak gerek. Nihat Genç de bunlardan biri. Devam edecek Kaan Arslanoğlu
09-01-2016 22:58 (2)
DEVAM .. Onun daha az siyasi dönemlerinde yazdıkları elbette su katılmamış, daha masum edebiyat örnekleri. Ama epeyce bir aradan sonraki bu meydan okuyuş romanı da hiç yabana atılmamalı. Ben bu romanı çok beğenirken siyasi mesajından ötürü beğenmedim örneğin. İçindeki edebiyat nedeniyle beğendim. Siyasal İslam’a bakışımız Genç ile pek örtüşmüyor. O yüzden salt siyasi baksaydım bu romanı beğenmezdim. Bana göre yanlış bir siyasi hattan baktığı halde Genç bana göre çok iyi kişilik çözümlemeleri yapıyor. Burada Ubeydullah Günel ile niye taban tabana ters düşünüyoruz. Bu, yaşam tecrübesinden kaynaklanabilir, belli kişilik yapılarını bilmek ve tanımaktan kaynaklanabilir ve bana göre estetikte en başat kategorilerden biri olan kişilik farklılığından kaynaklı olabilir. Yani her okur başka birçok ölçütün yanında esas olarak kişiliğine uygun olup olmamasına göre bir yapıtı değerlendirir. dEVAM EDECEK Kaan Ars.
09-01-2016 23:09 (3)
DEVAM Yanlış anlaşılmasın edebi ölçütlerin en temellerinden biri kişilik yapısıdır derken bunun nesnel ölçütlerine en çok kafa yorup bunları temellendirmeye çalışanlardan biri de benim. Yoksa birçok profesyonel eleştirmen yazılarından da kolayca anlaşılacağı üzere ölçüt falan takmaz, gayet yüzeysel olarak değerlendirir bir yapıtı (Ubeydullah Günel mesela burada onların aksine derinlemesine ölçütler kullanmaya çalışıyor) hoşuna gidip gitmediğine göre yargıya varır. Ve yine yanlış anlaşılmasın lümpenlik ve küfürlü konuşma benim kişiliğime çok da sempatik gelen şeyler değildir. Ama ben bu romanda ve Genç’in öteki eserlerinde kolayca anlatılamayacak bir ruh yüceliği görüyorum. Asla kukla karakterler değil, belki lümpen ama derinde ruhu yüce insanların anlatıldığını sanıyorum. Bu romanda alt tezlerden biri de küfrün gerekliliğidir zaten. Bu anlamda hiçbir karakterindeki hiçbir küfrün zorlama olmadığını düşünüyorum. Devam edecek Kaan Ars.
09-01-2016 23:09 (4)
DEVAM İslamcılara karşı olan kesimler küfürbaz ve bu anlamda lümpen olmak zorunda mı. Bu konuda Günel’le aynı şeyi düşünüyorum. Bu da romanın zayıf noktalarından biri sayılabilir. Emin değilim, çünkü Genç kendine böyle bir karakter seçmiş, farklı birini de seçebilirdi. Ama bunu seçmiş ve seçtiğini de çok canlı anlatmış. Sadece neden hep böyle tipler diye sorulabilir. Genç daha çok bu tipleri tanıyor, o yüzden bildiğini anlatıyor. O zaman son tahlilde bildiğini iyi anlatıyor mu sorusu en son sorudur. Bence çok iyi anlatıyor. Dili bu anlamda çok zengin. Sorunlu birçok cümlesinin daha yakından bakıldığında (buradaki kötü örnek diye gösterilenler de dahil) bir iç mantığı var. Ama Genç’in iyi bir editörü olsa, sorunlu cümleleri onunla tartışsa, çoğunu değil, ama bir kısmını düzeltse, tabii edebi düzey daha da yükselecektir. Yoruma bu kadar çok şey yazmak zor. Başka diyeceklerim de vardı, ama zaten uzattım. dEVAM EDECEK Kaan Ars.
09-01-2016 23:09 (5)
DEVAM Son olarak Günel’in esas olarak Cengiz Gündoğdu’yu referans almasını da ben eleştireyim. Gündoğdu kötü edebiyat yapıtlarını eleştirmede hakikaten örnek alınması gereken bir ustadır. Ama iyi dediği edebiyat yapıtlarının çoğu vasattır, hatta estetik olarak kötüdür. Yani Gündoğdu popüler kötüyü çok iyi eleştirir ama iyi edebiyat yapıtından pek anlamaz. Benim kişisel görüşüm Gündoğdu iyi bir polemikçidir ama edebiyatı çok sevmez. Edebiyattaki ruh yüceliği denilen şeyden de pek anlamaz aslında. İyi yapıtlara karşı tavrı kendi ideolojik siyasi hattına uymuyorsa son derece şabloncudur, ölçütleri biçimsel ölçütlerdir. dEVAM EDECEK Kaan Ars.
09-01-2016 23:10 (6)
DEVAM Gündoğdu’dan niye söz ettim. Çünkü sosyalist kanatta gerçekçiliği savunuyor zannedilip aslında gerçekçiliği dar ve yüzeysel biçimciliğe indirgeyen, gerçekliğin o geniş ruhundan anlamayan pek çok edebiyatçı ve okur var. Asıl kukla karakterler “toplumcu gerçekçi” eserlerde daha çok var (az da olsa iyi örnekler bulmak da mümkün elbette) ve fakat konu çok geniş. Sonuç olarak İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı kitabı, evet, siyasi olarak dikkat çekmek için yazılmış, bu anlamda bakış açısı sorunları da var, ama buna rağmen -yazarın baştan seçtiği bu zorluğa rağmen- iyiyse bazı kusurlarına rağmen çok iyi demektir. Bir de iyi eser yazmanın ve daha çok da okutmanın iyice zorlaştığı bu dönemde yazılmışsa ve iyiyse o zaman çok iyi demektir. Bir de böyle bakın, ben öyle baktım. Ubeydullah Günel’e teşekkürler. Kaan Arslanoğlu
10-01-2016 01:00 (7)
Değerli Kaan Bey, Nihat Genç'in Bu Çağın Soylusu romanıyla ilgili sizden bir eleştiri yazısı okumayı çok isterdim. Çünkü Nihat Genç'in de en iyi romanım dediği bu kitap hakkında hiçbir eleştiri yok sanırım varsa da ben bilmiyorum. Siz böyle bir yazı yazmayı düşünür müsünüz? buğra uğur
10-01-2016 11:27 (8)
Sayın Buğra Uğur, bu konuda bir yazı yazdım. Kısa da olsa görüşlerimi ifade ettim. Bu sitede bulabilirsiniz. Onu okumuşsunuzdur sanırım. Kısa veya uzun fark etmiyor, okuyan okuyor, okumak istemeyen, anlamak istemeyen, görmek istemeyen okumuyor, anlamıyor, görmüyor. Şu yukarıdaki notlarım da başlı başına bir makale kadar uzun. Şimdilik bu kadar. Tartışma ilerlerse başka şeyler de söylerim. Teşekkürler ilginiz için. Bizim çok çok önemli yazarlarımız siyasi konuları görüldüğü üzere çok güzel çözdükleri için! döner dolaşır aynı şeyleri bin kez yinelerler. Edebiyata sıra gelmez. Çünkü aslında siyaset yazmak çok kolaydır. Bu ülke hiçbir şey bilmeden uzman görülebilmenin en kolay olduğu ülkelerden biri. Edebiyat onlara biraz zor gelir. Ara sıra yazdıklarında kimsenin hayır demeyeceği popüler birkaç örneği över ve huzura ererler. Örneğin Nihat Genç'î görmeme rezaleti üstünden sizler baskı yapabilirsiniz başkalarına. Ama o kadar çok rezalet var ki işimiz zor. Saygıyla. Kaan Arslanoğlu
10-01-2016 20:18 (9)
Nihat Genç okurken, Nihat Genç okuduğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Nokta, virgül çok aramayın ve onu, sizinle konuşuyormuş gibi okuyun. Yazısının başından itibaren sizi alır götürür bu durumda. Yazılarını, yayımlandıktan sonra dönüp düzeltmediğini okumuştum bir zamanlar. Biçimde mükemmellik aramaz belki ama içerikte, özde çarpar, vurur, dağıtır. İyi de yapar. Bize lazım olan odur. Düşüncesi o şekilde dile gelmiştir, öyle yazmıştır ve olan olmuştur. Dönüp biçimsel kaygılarla düzeltmeler yapmak, ruhundaki şövalyeliğe aykırı olacaktır sanki. Coşkunluğuna gelince...Kahvede Nihat Genç ekrana çıkınca, televizyonun sesini açması istenen kahveciden gelen olumsuz yanıt gerçektir; "Gerek yok, o birazdan bağırmaya başlayacak". İslamcı Erol bir çıldırma romanıdır (ya da denemesidir, ne derseniz), yazarı da kahramanı gibi çıldırmıştır, çıldırmamıza sözcü olmuştur. Küfürler az biledir ve keşke hepsi nokta noktasız, açık yazılsadır. 1/2 mehmet harma
10-01-2016 20:19 (10)
Şu olan bitene, gün boyu küfür etmeyenimiz var mıdır hala? Üstelik Nihat Genç, birlikte yetiştiği, yıllarını geçirdiği arkadaşlarının nasıl birer birer, ödünsüz, iflah olmaz islamcılığa kaydıklarını zaman zaman söyler yazılarında. Menfaat uğruna gerçeğe, doğruya, insanlığa ihanet hangimizi çıldırtmaz ve kim çıldırınca küfür etmez ki? Çiçek böcek yazacak değildi ya. Diğer yandan, "İslamcılığı yereceğim derken olmadık iğrençlikler anlatılıyor. Bunların İslamcılıkla bağını bir türlü anlayamıyorum." diyor Sn. Günel. E, dendi az önce, çiçek-böcekle olmaz diye. Metafor bu, ota da konar çoka da. "Kitap...salt iğrençlikle ilgi çekmek için yazılmış gibi bir izlenim uyandırıyor." muş. Yıllardır yaşadığımız iğrençliklerin yanında nedir ki bir kaç dışkı metaforlu çümle Sn. Günel? (Sizin mükerrer satırlarınız da yazınızın alel acele yazıldığı izlenimini uyandırmıyor desem yalan olur). saygılar. 2/2 mehmet harma
11-01-2016 11:12 (11)
nihat genç okurken nihat genç okuduğumuzu aklımızdan çıkarmamamız gerektiği yönündeki cümlenin altına ben de imzamı atıyorum, bu biiir. o kitabın bence en çarpıcı kısımlarından biri de tuvalet kapısının arkasına necasetle yapılmış çizimlerin çözümlendiği çeptırdır, bu ikiii. nihat genç'in feryadı IŞİD piyasada daha sözü edilir olduğu için IŞİD'e karşı yükselmiş falan değil; direkt mevcut iktidara karşı, bu üüüç. kurtuluş parkının eski ted kolej binasına bakan köşesinden sola bakınca vakıfbank binasını görürdünüz. onun yanı "park", onun da yanı omat apartmanları idi (banka otele döndü. apartmanlar duruyo). ben senelerce o apartmanların penthouse'larında oturdum. geçen attila ağbi'mi ziyarete gittim. maalesef! nihat genç +
11-01-2016 11:12 (12)
+ feci haklı. park aynen onun resmettiği halde (al sana yazma gücü! yaşar kemal stili 26 sayfalık tasvirlerle değil, direkt yarım sayfalık küfürle anlatmış meramını baboli!). ve tecavüze yeltenmenin daha türkçesi "hallenmek"tir. adam onu da gayet güzel ifade etmiş kitabında. hiç anlaşılmaz bişe yok orda, bu döööört. selpakçı bebelerin küfürlerini hiç duymamış olamazsın, bu da beeeeş! vurur yüze ifadesi, olmuş mu sence bu bitanesi? a.y.a. attı hafızaya, çünkü beyin bedava! hadi hürmetsss
11-01-2016 13:53 (13)
Bence Nihat Genç aydın edebiyatçı tipinin bir örneği. Bir birikimle yazıyor. Ve çok güzel yazıyor. Bu kanlı canlı edebiyatçı kuşağı öleli sanırım bir kırk yıla yakın olmuştu. Bir umuttur da aslında. Nihat Genç edebiyatının biçimsel ve üslup özelliklerini mevcut ruhsuz edebiyatın kıstaslarıyla ele almak çok yanlış. Hatta Nihat Genç anlaşılamamış demektir. O biraz özensiz olabilir, doğrudur. Ama bir buzkıran olduğu bir hakikat. barış akkurt
12-01-2016 21:57 (14)
sevgili kaan, ogursel abimizin insanbu sitesi ve senin hakkinda gun zileli'nin blogunda yazdigi elestiriler icin ne dusunuyorsun? (asagidaki linkte 4 ve 5 numarali) sevgiler, cankat demiroglu http://www.gunzileli.com/2016/01/10/ogursel-marksin-patatesleri-ve-bonapartizm-1/#comments
12-01-2016 22:02 (15)
Kıymetli Cankat Demiroğlu, (14), ogürsel az çok okumuş insanlar arasında çok sık rastlanan o kadar gereksiz bir akıl ki, daha kötüsü o kadar çok zamanımı aldı ki lüzumsuz olarak (ona harcadığım zamanla kalın bir kitap yazardım, başkalarına faydam olurdu) şimdi ne dese kolay kolay okumam artık. İster yere göğe sığdıramasın, ister yerin dibine batırsın. Saygılar. Kaan Ars.
18-01-2016 13:03 (16)
Kaan Arslanoğlu, çağımızın en öznel eleştirmeni olmalı. Ubeydullah Günel'i Cengiz Gündoğdu'yu referans almakla eleştiriyor. Gerekçeleri de son derece öznel ve keyfi. Gündoğdu iyi edebiyattan anlamazmış. Bunu yazarken hangi temellendirmede bulundun. Taşkıran'da Gündoğdu'nun çok nefis eleştirisi ve çözümlemesini yaptığı Yakup Kadri'nin Panorama'sı mı iyi edebiyat değil. Adnan Özyalçıner'in hikâyeleri mi, Sennur Sezer'in şiirleri mi iyi edebiyat değil? Sonra kötü edebiyatı anlayan ve çok iyi eleştiren biri, nasıl oluyor da iyi edebiyattan hiç anlamıyor. Bizim yöntemsel bakışımıza göre bu ikisi arasında diyalektik bir bütünlük vardır. Kaan Arslanoğlu'nun öznel bakışında tam tersi. Arslanoğlu'nun sözcüğün kötü anlamıyla metafizik bir yöntemi var. Mesela "edebiyatın ruh yüceliği" Cengiz Gündoğdu'nun kıs kıs güleceği bir tariftir. Şöyle sorardı; "ruh" mu var ki, ruh yüceliği olsun? Sonra şu kişiyi referans alma diyerek eleştiri yapmak, sistemin sansürüne çok benziyor. B. Sadık Albayrak
18-01-2016 13:03 (17)
Ubeydullah Günel, sağlam bir eleştiri yazmış. Savlarını temellendirmiş. Örnekler vermiş. Kaan Arslanoğlu'nun öznel ve keyfi yargılarıyla uyuşmadı diye eleştiriliyor. Ubeydullah üzerinden Cengiz Gündoğdu ve sosyalist gerçekçilik eleştiriliyor. Gündoğdu zaten, sosyalist gerçekçilik yerine, "insani gerçekçilik" kavramını getiriyor. Edebiyat eserinde nedensellik bağlarının kurulmasını çok önemsiyor. Postmodernizmin yıkmaya çalıştığı temel akıl araçlarından biri budur. Bunu Gündoğdu, edebiyatta korumaya ve geliştirmeye çalışıyor. Kaan Arslanoğlu'na önerim, Gündoğdu'yu eleştirecekse, Ubeydullah Günel'in Nihat Genç'in eserine yaptığı gibi, Taşkıran, Soru, Estetik Kalkışma kitaplarını alıp eleştirsin. Biz de yararlanalım. B. Sadık Albayrak
18-01-2016 13:14 (18)
B.Sadık Albayrak kardeşim, hoşgeldin, sefalar getirdin.Ha şöyle, ara sıra uğra.Yazı gönderip, sonra bir ay siteye uğrama,olmaz, bir acı kahvemizi iç.Kışkırarak da olsa seni aramızda görmek güzel. Bu nesnel ölçütler dediğin ne anlayamadım. Ne kadar yazsam seni tatmin eder? Epey yazdım, birkaç kitap, onlarca makale. Mesela "estetik değerlendirmede kişilik yapısı ölçüsü" üstüne o kadar yazdım ki, bana göre öznel değil. Ama sen öznel dedin mi bitiriyorsun işi. Mesela bir soru sordum en son. Cemal Süreya'yı solcular neden sever. Anlamıyorum, şaka nazire falan değil. Cemal Süreya'yı öven yazıyı sen gönderdin bize. Açıklamak sana düşer. O ruh yüceliği denen şey de kişilik ile alakalı. Sende bu yücelik var, övmek için söylemiyorum, öyle görüyorum. O kişilik var, ama başkasında var mı yok mu, anlayamıyorsun. Bu anlatmakla olmaz be kardeşim. Bunun üniversitesi olsa.. yoksa yoktur kişinin içinde, hayatta anlayamaz. O bakımdan sen bildiğin gibi takıl. Sevgiler saygılar objektif arkadaşım. Kaan A.
18-01-2016 14:24 (19)
kategorik bir bakışla eleştiriyi yeniden ele alalım mı? 1. artistique bir üretim sürecinde üreticinin ortaya çıkardığı şeyi A- improvizasyonsuz ama teknik anlamda "doğru" olmasına göre, B- teknik doğruluk ölçütlerinden tamamen bağımsız olarak ve üreticinin "samimi" yaratıcılık dürtüsüne ya da meramını anlatma çabasına göre değerlendirmek gerekmez mi? 2. eğer böyle bir ayrım yapacaksak nihat genç'in çabasındaki samimiyeti görememek nasıl açıklanabilir? 3. nihat genç A- dezenformasyon mu yapıyor?, B- kara propaganda mı yapıyor? C- didaktik bir havada ele aleme "endoktrinasyon"a mı girişmiş? D- belirli odaklara göz mü kırpıyor? E- basit bi "mevcut durumdan tiksinme hali"ni kendi meramınca anlatmaya mı çalışmış? devamsss +++
18-01-2016 14:25 (20)
B. Sadık Albayrak arkadaşım kolay cevap vermez. İyisi mi biraz daha kışkırtayım. Şimdi benden bunları açıklamak için kapsamlı yazılar istiyor ya, (çok yazdım, ama okumamış belli), şurada 997 vuruşluk minnacık yorumumu okuyamıyor. Sabırsız. Ben ne demişim, yukarıda bakın, Cengiz Gündoğdu'nun "iyi dediği edebiyat yapıtlarının çoğu vasattır" demişim. YANİ "ÇOĞU" demişim, hepsi dememişim. Yakup Kadri'yi ben de tutarım. Tek karşı örnek bu. Adnan Özyalçıner'in birkaç öyküsü iyidir, birçoğu vasattır. Sennur Sezer vasattır. Bunların siyasi tutumlarına hiç girmiyorum, çünkü Sadık'a göre siyasi tutum bazen çok önemli oluyor, bazen hiç olmuyor. Edebiyat dedik mi bence de ikinci planda gelmeli. Bir de ısrarla soruyorum: C. Süreya Türkiye'de top. gerç. şiirin canına okuyanlardan. Öyle değil mi. Ee, bu ne diyet bu ne şekerleme.. Bize o yazıyı niye gönderdin? Yoksa sende demi popüler olan herkese geç diyen postmodernizm başladı? Sevgilerimle. Kaan A.
18-01-2016 14:35 (21)
+++ 4. edebiyat ürünlerinde (bilhassa da prose'da) müzikteki matematik yoğunluğunu ve plastik sanatlardaki görsel algı / ilkel psikoloji ile malzeme / teknik etkileşimini beklemek mümkün müdür? 5. eğer bu mümkün değilse, improvizasyonsuz (bişey anlatma derdi ya da dürtüsü yok anlayıverin siz onu) olmasına rağmen cevdet bey ve oğulları'nı (ki somut ve teknik eleştiri de çok getirilebilir ona) yazmış adamın daha sonraki dönemlerde tamamen hesaplı ve açıkça yetersiz teknik ve üslupla yazdığı kitapları ile mukayese ettiğinizde nihat genç'in yazma çizgisi size de tutarlı gözükmüyor mu? 6. nihat genç'in İENÇ'sındaki karakterlerin ve küfürlerin yapmacık, zorlama, alakasız olarak oraya yerleştirildiğini size düşündüren nedir? +
18-01-2016 15:14 (22)
+ kitabı bu eleştiri sonrasında bi daha (yani toplamda 2 kere) okumuş birisi olarak soruyorum. bana hiç de öyle gelmiyorsa A- kusur bende mi? yani ben bütün yaşamı boyunca pusi, kok, eshoğl, fak, yoğ maddafaka falan diye konuşan kokain ve kadın pazarlayıcısı, altın kolye koleksiyonunu boynunda daimi sergileyen zenci karakter miyim? B- acaba size sırf belirli bi "naif" koşullanma nedeniyle bunlar çok garip ve gereksiz geliyor olmasın? yani siz kızdığınızda "tanrım, defol git, tanrı belasını versin" gibi çeviri türkçesiyle mi konuşuyorsunuz ya da mine miskioğlu'nun çok beğendiği düzgünlükte ve sabır abidesi halde mi olayı geçiştiriyorsunuz? 7. roman'ın (cingen'in değil) roman olarak kategorize edilebilmesi için gerekli +++
18-01-2016 15:15 (23)
+++ hangi koşulların İENÇ'da nihat genç tarafından kasıtlı olarak eksik bırakıldığını düşünüyorsunuz ya da nihat genç'in tamamen yeteneksizlik nedeniyle bunları zaten beceremediğine mi hükmettiniz? a.y.a. bunları şimdilik öyle bi sorsss ve dahi gelmeyecek cevapları merakla beklesss
21-01-2016 19:36 (24)
Bukowski küfürlü yazınca güzel, Nihat Genç yazınca, iğrenç! K. Arslanoğlu'nun yorumu "öznel ve keyfi oluyor, B. Sadık Albayrak'ın ki "diyalektik bütünlük". Bu ne yaman çelişki anne? mehmet harma
21-01-2016 20:41 (25)
Öncelikle değerli Kaan Arslanoğlu ve yorum yazan arkadaşlara teşekkür ederim. “Romanı siyasi mesajından ötürü değil de, içindeki edebiyat nedeniyle” beğenmenizi hala anlamış değilim. Bu konunun üzerinde durmayacağım. Cengiz Gündoğdu hakkında yazdıklarınıza katılmak elde değil. Romanı “harika” bulduğunuzda şaşırmıştım, şimdi daha da şaşkın bir durumdayım. Ben de B. Sadık Albayrak gibi düşünüyor ve bu konu hakkında sizden geniş bir çalışma (Cengiz Gündoğdu özelinde) bekliyorum. Diğer tüm yorumları ilgiyle okudum ve yazımı gözden geçirdim. Birkaç düzeysiz yorum var, onlara yanıt verme gereği duymuyorum. Zaten o yorumların genelinden de yazımın anlaşılmadığı sonucu çıkıyor. Yeni yazılarla görüşmek üzere… Saygılarımla... Ubeydullah Günel
24-01-2016 18:07 (26)
Kaan Arslanoğlu'nun Cengiz Gündoğdu ile ilgili değerlendirmeleri yerden göğe kadar haklı, B. Sadık Albayrak ve Ubeydullah Günel'in onu "ispata" çağıran değerlendirmeleri de bir o kadar haksız ve saldırgancadır. Arslanoğlu'nu "ispata" çağırırken gösterdikleri saldırganlık, "kutsallarına" saldırılmış yobaz tepkisine benzemektedir. Kaan Arslaoğlu'nun yirmi yıla yakın zaten Gündoğdu'yu okuduğu biliyoruz. Bu süreden sonra Cengiz Gündoğdu yazdıklarının üzerine ne koymuştur ki bu davet yapılmaktadır? Otuz yılda B. Sadık Albayrak'ın bir adım ilerleyememesi bununla ilintili olmasın? Buradaki eleştirileri "düzeysiz" bulan Ubeydullah Günel de aynı yolda anlaşılan. "Cevap vermeye gerek duymuyor"muş... Pehh. Bu iki yazara tavsiyem son derece sıradan tavsiye: Kimseyi tanrılaştırmayın! Yalçın Küçük'müş, Gündoğu'ymuş... Kendi aklınızla düşünmeye cesaret gösterin madem eleştirmensiniz. Yadigâr Sesli
24-01-2016 18:20 (27)
Sayın Y. Sesli, bizim ülkemizde her şey son derece tuhaf :)) Alıştık buna ve hiçbir garip şey bize tuhaf gelmiyor daha tuhafı! Şimdi roman yazarı olan benim, 12'den fazla roman yazmışım. Bu tartışmada bahsi geçen iki eleştirmen (Sevgili Sadık ve Gündoğdu) bunlar hakkında hiçbir yazı yazmamışlar. Fakat gelin görün ki bir romancıdan eleştirmen eleştirisi isteniyor, cidden komik. Fakat kırmayacağım Sadık'ı ve Değerli Ubeydullah Günel'i, bunu da yapacağım. Ama acelesi yok. Biraz zaman alacak. Bu ilk eleştirmen eleştirim değil ne de olsa, ilk edebiyat incelemem hiç değil, ona da alışığım :) Ama hakikaten garip bir ülke burası. Saygılar, sevgiler. Kaan Ars.
24-01-2016 22:30 (28)
Siz bilirsiniz tabii Kaan Bey... Ancak yapmayın, zamanınıza yazık, onu boşuna harcamayın:) Saygılar Yadigâr Sesli
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210590
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.