Zamana bir zeyl: Tevfik Fikret, Han-ı Yağma şiiri nasıl yazıldı?

 

Ölümünün yüzüncü yılında anısına saygıyla

Zamana ad ver

 

“Zamanı” bir metin olarak kabul edersek Tevfik Fikret, ona bir “zeyl”di. Yazdığı şairinden ayrılmaz; ama bir an için ayırdığımızı düşünürsek bu zeyl doğrudan doğruya Fikret'in kendisidir. Süleyman Nazif'e 1899 yılında yazdığı o ünlü mektubunda ne diyordu: “Herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın yolunu buluyor, herkes bu havâ-yi rezîlette [rezalet havasında] nefes almak için bir suhûlete [kolaylığı], bir çareye, bir efsûna [büyüye] malik. (...) Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: 'Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın!' Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki: 'Sen budalasın; fakat zaman haklı, akıllı değildir!” (1) Evet “zaman haklı ve akıllı değildi.” O zamana itirazını yükseltiyor, “zeyl”ini düşürüyordu. II. Abdülhamid'in baskısı altında yazılan bu mektuptan önce Nazmi mahlasıyla şiirler yazarken 10 Kanunuevvel 1300 (22 Aralık 1884) tarihinde Vahyî'ye yazdığı bir mektubunda da; “Gördüğün şeyleri serdetmede ma'na yoktur/Ne düşündünse biraz da onu takrire çalış”(2) diyordu. Onu şiirimizin “büyük şairlerinden” biri saymayan Ruşen Eşref; Fikret, “Şiirimizin içinde hiçbir eşi olmayan mürşittir” dedikten sonra şöyle devam ediyordu: “Kim nazmı Kurûn-ı Vusta [ortaçağ N.A.] hayatından yirminci asır hayatına getirdi? Ona kim ne yeni insicamlı ve terkipli şekli verdi? Fikret, şiirimizi karanlık, kekre kokulu ıttırad zindanından [düzgün, kurallı, bir saat gibi işleyen zindandan N.A.] güneşli, engin bir ovaya çıkaran mücahididir. (...) Sanattan alacağı zevkin içine kendini koymadı. Ekseriya hayatın içindeki hakikatleri için sanatı vasıta olarak aldı.”(3) İşte Fikret'i zamanına bir “zeyl” yapan ve onun bitmez yeisinin, ıstırabının, belli etmek istemese de iktidarların korkulu rüyası yapan neden: Hayatın içindeki hakikatleri sanatı için vasıta kılmak. Vahyî'ye yazdığı mektuptan ölümüne kadar büyük bir tutarlılıkla bildiği yolda yürüyordu Fikret. Ölümünden sonra bulunan ve son şiiri olarak değerlendirilen dörtlüğündeyse:

 

“Artık hayat için bunca kırgınlık yetişir,

sıkıntı ile yoruldum, dinlenmek istiyorum;

artık vücudu boş, gönlü boş, hayali boş (bir insanım),

dünyada şimdi ben dahi bir fazla ağırlığım.” (4)

 

Zamanına bir ağırlık olmuştur artık “Zeyl”, ondan kopacak, toprağa düşecektir. Peki nedir onu bu kadar ıstırap içinde bırakan: Canından çok sevdiği ülkesinin bir türlü Aydınlanma, akıl, özgürlük yolunda yürüyememesi, bunlar için çalıştığını düşündüğü insanların küçük çıkarlar için hıyanetleri, insanların ideallerini bir çırpıda satabilmesi ve iktidarların insanlar üzerindeki baskısıydı. “Fikret'i meyus [ümitsiz N.A.] eden şeyler bilhassa milleti ezen, esarete mezellete [alçalma, bayağılaşma N.A.] sürükleyen hareketlerdi. 314-315 [1889-1890 N.A.] senelerinde idi. Kolejin müdürü Doktor 'Washburn'un oğlu İstanbul'a gelmişti Şerefine çay ziyafeti verilecekti. Fikret de refikasiyle davetliydi. Mektebe giderlerken kendilerini takip eden bir polis hafiyesi jurnal etmiş Fikret'i Hasan Paşa çağırmıştı. 'Oğlum ben seni severim, karını, kardeşini mekteplere falan götürme, nene lazım,' demiştir. İşte asıl Fikret böyle mantıksız, mâ'nâsız tecessüslerle ve tecavüzlerle tesîri asab-hîziyle sarsıla sarıla Rûbâb'ın ateşli tellerini ihtizâza [hafif hafif titretmeye N.A.] getiren Fikret'tir. Rübâb-ı Şikeste bu tesirle doğmuştur.” (5) Bu dönemlerde de hep takip ve baskı altında olan Fikret, Aşiyan'a gelip birlikte kahve içtiği bir zabit tarafından götürülmüş ve dört gün gözaltında tutulmuştu.

 

Hürriyet mi geldi

 

1908'de ilan edilen Meşrutiyet, “hürriyet gelmesi” olarak kabul edilmiş, insanlar sokaklar “Hürriyet geldi” nidalarıyla çıkmıştır. Bu insanlardan biri de Tevfik Fikret'tir. “Hürriyet sözcüğünün soyut olarak bir işe yaramadığı kısa sürede anlaşılmıştır. Sorunun, ya da sorunların çözümünde temel unsurun iktidar olduğunun farkına varılmıştır ama iktidar da tek parti iktidarı olarak algılanmıştır. Bu jakobenizm'in temel ilkelerinden biridir. Halk adına hareket etmenin yararlı olacağı düşüncesiyle yetinilmiştir. Halk adına iktidar yerini bireysel, sınıfsal çıkarlara bırakmıştır.”(6)

 

Ancak Fikret'in bu hürriyetten beklentilerinin yıkılması çok sürmeyecekti. Kısa sürede İttihat ve Terakki, Süleyman Nazif'in nitelemesiyle “acip ve muzır” [acip: şaşırtıcı, tuhaf, garip N.A.] müessese olmuştu. Cemiyet, “Bî-kes [kimsesiz, yalnız N.A.] midelere girecek lokmalara, cılız dimağlardaki bî-günah kelimelere kadar maddî, manevî, mevrûz [mefruz: bölünmüş, iftiraya uğramış N.A.] mukteseb her şeye: Mâ'işete, meskene, hakk-ı tasarrufa, hakk-ı hayâta, ziraate, sanata, ticarete, iktisadiyâta, siyasiyâta, mülkiyete, lisâna, tarihe, efkâr-ı tasavvurâta âmâl ve niyyâta [niyetler N.A.], mesalik ve akaide kadar her şeye tahakküm eden bir kuvvet,” (7) olmuştu.

 

İttihat ve Terakki böyle güçlenip hayatın bütün alanlarını sararken elbette Tevfik Fikret büyük bir cesaretle tepkisini göstermekte gecikmeyecekti. Fikret'ten bugüne en çok bilinen şiirlerin yazıldığı 1912 yılı aynı zamanda meclisi mebusanın kapatılması tartışmalarının, kavgalı bir seçimin de yılıydı. Ülke arka arkaya savaşlarda parça parça yıkılırken, (Balkan Savaşı ve Trablusgarp yenilgisi)  İttihat ve Terakki meclisi kapatıyordu. Bu olayla Fikret, Abdülhamid'in hicri 1295 yılında meclisi mebusanı kapatması arasında koşutluk kurmuş ve Doksan Beşe Doğru şiirini yazdırmıştı.

 

Ve Han-ı Yağma...

 

Bu şiir ona karşı saldırıları daha da artırdı. Bunun üzerine sultanideki görevinde de istifa ederek geri dönmemecesine Aşiyan'a çekildi. Yine de İttihat ve Terakki iktidarına karşı en sert şiirlerini yazmayı sürdürecekti:

“(...)

Evet sen delisin, hem mağrur

Ve muzır bir delisin, haddini aştın artık

Seni iğmaz edemez, hazmedemez insanlık...

Ve bütün kafile taşlarla mücehhez , mahmûm

Ettiler “Hak” diyerek hakka hücum.” [iğmaz: hoşgörü, mücehhez: donanmış, mahmûm: ateşli N.A.] Kendisini ve ideallerini partinin dağıtacağı küçük memurluklar, kaymakamlıklar, mebusluklar için satan arkadaşları artık onu susturmanın yollarını aramaktadır. Tevfik Fikret, “Bu sinsi ihtirasları iyi sezmiş, evlat gibi sevdiği Tanin'i tel'in ederek çıkmıştı... Dostlarından gördüğü bu vefasızlık Fikret'in nezih ruhunda kapanmaz bir yara açmıştı. (...) Bu hakiki terakki yolunda ona yoldaş olacak cesaret-i insâniyeyi kimse gösteremedi. Sonra onlar vatan âşığı, Fikret vatan haini oldu.”(8)

 

Ama Tevfik Fikret'in en uzun yılı 1912 henüz bitmemişti. Servet-i Fünun'da elinden tuttuğu, genç Faik Âli'ye küçük bir mutasarrıflık karşılığında “Kopsun seni -Fikret diye- alkışlayan eller” diye seslenen bir şiir de yazdırmışlardı:

 

“Ey kızıl, alîl

Vicdanlarından toplanan en kirli, en sefil

Ağras u ihtiras ile gayz u husûmetin

En nâhak intikamını mülkün ve milletin

Her gün mukâddesatına, hen gün hayâtına

Her gün hukuk u müktesebât-i necâtına

Kast u tecâvüz eyleyerek almak isteyen

Hainlerin hükümeti, elbette âtîyen

Millet sorar (ve hak ile adli kitâbını

Yırtmaksızın) bu zulm-i azîmin hisâbını...” (9)

 

Haluk'u İrlanda'ya öğrenimi için gönderen Fikret bu şiiri de gördükten sonra artık daha fazla dayanamadı ve yergi edebiyatımızın bugün en güzel ve önemli örneklerinden biri olan Han-ı Yağma şiirini Haziran 1912 yılında yayımladı. Şiir İttihat ve Terakki'de ve toplumda deprem etkisi yarattı. Partinin ileri gelenlerinden Cemal Paşa, “Bu manzume bize karşı bir iftiradır. Ben Tevfik Bey'e sormak isterim: Efendi! Ben neyi yağma etmişim ve yağma ediyorum” demiştir. (10) Ayrıca dönemin en kudretli adamı “İçişleri Bakanı ve Sadrazam Talat Paşa, Fikret'e bir dostuyla haber göndererek 'Kendisini de bu sofradakilerden sayıp saymadığını' sordurmuş; şair buna tebessümle cevap vermiştir.” (11)

 

Dönemin iki kudretli adamının Tevfik Fikret'e verdikleri yanıtta sadece kendilerini sormaları sizin de dikkatinizi çekti mi? Cemal Paşa “Ben nereyi yağmalamışım” derken Talat Paşa “Ben de sofrada mıyım” diye sordurmuştur. Bu iki insan şaire, “kirli bir cemiyet içinde kendilerinin ne kadar idealist ve ahlaklı kalabildiklerini” göstermek derdindedirler. Bu da “ideal partilerinin” ne kadar çürüdüğünün bilincinde olduklarının göstergesidir. Tevfik Fikret'in dudaklarındaki tebessüm; her ne olursa olsun doğru ve hak bildiğinde direnen, ahlaklı ve temiz kalabilmiş ruhun zafer tebessümüdür.  Talat Paşa'yı bunca kendi yerine şairden sordurması “zamanına zeyl olmuş” zamanını bir metne çevirmiş şairin ve şiirin karşısında dizüstü kalmış olmasındandır.

 

Öyleyse bu önemli şiirin ilk dizelerini birlikte okuyalım ve Tevfik Fikret'in tebessümünü gözlerimizin önünden ayırmayalım:

 

“Han-ı Yağma (12)

[Yağma Sofrası]

 

Şu (*) sofracık, efendiler, -ki yenmeyi bekliyerek

huzurunuzda titriyor -şu ulusun hayatıdır;

şu acı çeken, şu can çekişen ulusun!

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapın hapır...

            Yiyin efendiler, yiyin; bu iştiha açıcı sofra sizin

            Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin”

(...)

 

 

Böyle kararlı, sert muhalefetine rağmen bu gülüş onun çocuksu, şakacı, yumuşak yanının ipuçlarını da verir. Şimdi bu tarihten biraz önceye dönelim, Tevfik Fikret henüz Sultani'den ayrılmamıştır ve akşam evine dönmek için vapura binmiş, alt kata inmiştir. Kendisini tanıyan biri yanına gelir ve kendisinin ne kadar önemli ve “sözü hak” bir şair olduğunu söyledikten sonra, yakın bir zamanda kuracakları bir kulüp için şairden kulüplerini anlatacak bir şeyler söylemesini rica etti. Fikret, “Yazınız” diye söylediklerini dikte ettirmeye başladı:

 

“Dediler, sen ki zamanın sözü hak şairisin

Bizi insan gibi tarif edecek bir söz bul

Söylüyor işte, dedim, nâsiyeniz hâlinizi

Bir alay çolpa gebeş, hem de keleş hem de fuzûl!..” (13)

 

Adam bozulmuş ve zar zor “Canım alay etmeyiniz” diyebilmiştir. Bunun üzerine Fikret de gülerek “Mademki benim sözlerimin hak olduğunu kabul ediyorsunuz bunları da kabul etmelisiniz,” der.  O; sorgulamadan, eleştirmeden, aklın ve ahlakın yolunu izlemeden Tanrı sözünün bile kabulüne karşı çıkarken kendi sözlerine karşı da bu tavrın takınılmasını isteyecek kadar dürüst ve namuslu bir adamdır.

 

Nihat Ateş

 

(1)   Tevfik Fikret, Son Şiirler, Haz: Cevdet Kudret, Varlık Yayınları, Ocak 1968, s. 135

(2)   Düşünce Dergisi, Tevfik Fikret Nüsha-i Mahsûsa, 1918 sayısı. Tekrar Basım, Kitap Yayınevi, 1. Basım Aralık 2005, s. 118, Yay. Haz: Abdullah Uçman

(3)   Düşünce dergisi, s. 63-64

(4)   Son Şiirler, s. 139, Çeviri: Cevdet Kudret

(5)   Düşünce dergisi, İsmail Hikmet, s. 165

(6)   Tevfik Çavdar, Fikret'in Yaşadığı Dönemin Sosyal, Ekonomik ve Siyasal Ortamı, s. 33, Tevfik Fikret: Savaşımcı Bir Şair Tasarımı, TYSY, 1. Basım 2001

(7)   Düşünce dergisi, s. 180)

(8)   agy, s. 173

(9)   agy, s. 179

(10)                       Ekşi Sözlük, Han-ı Yağma maddesi

(11)                       Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergamon Yay. Ağustos 2005, s. 277)

(12)                       Son Şiirler, Cevdet Kudret, s. 105

(13)                      Düşün dergisi, s. 183

(*) Cevdet Kudret şiiri çevirirken orijinalinde “Bu” olan gösterme sıfatını, “Şu” yapmış. Nedenini anlayamadım. Şiir “Bu sofracık” diye başlıyor... Belki de tashihdir. N.A.

 

Facebook
yorumlar ... ( 3 )
28-10-2015
28-11-2015 00:47 (1)
Yorumsuz kalmış oldukça güzel bir yazı. Tebrikler. Tabi eklenmesi gerekenleri hemen ekleyeyim. Öteden beri bazı kişiler, bu şiirin Victor Hugo'nun "Joyeuse vie" şiirinin kopyalanmış olduğunu iddia ederler. Bu iddiaları sadece toplumun bazı kesimlerinin İttihad Terakki sevgisine bağlamak gerekiyor. Tabi onlarla ne tür organik ilişkileri var bilemiyoruz. Aslında hala açıklanamamış şey, sürekli dürüstlüklerinden dem vurulan, devlet malından beş kuruş yemedikleri iddia edilen İttihatçılara karşı Fikret'in neden böyle bir şiir kaleme aldığıdır. Demek ki tarih o zamandan bugüne farklılaşmış geliyor. Şairlerin birbirinden etkilenmeleri normaldir. Bu şiir yalnızca ilk dörtlüğü açısında Joyeuse vie şiirine benzer. Ama Fikret, şiirin temasını düğün şölenleriyle ilişkilendirerek farklı tarafa çekmiş ve bize sürekli bizim olacak bir şiir, aynı zamanda tarihi bir belge de bırakmıştır.. Belki de tepki görmesinin en önemli nedeni budur. Bahadır Özdemir.
28-11-2015 00:47 (2)
Teşekkür ederim Sevgili Özdemir. Araştırırken bu dediğinizi ben de gördüm ama yazıda belirtecek kadar önemsemedim. Birinci nedeni; şiir tarihimizin birçok ünlü şiiri için de buna benzer şeylerin söylenmiş olmasıdır. İkinci nedeni de tam sizin söylediğiniz durum: Böyle bir şey yapılmış olsa bile şiirin toplumdan gördüğü onay ve aldığı tepkiler, tarihe düştüğü kayıt onu Tevfik Fikret'in şiiri yapmaya yetmiştir. Tevfik Fikret'in İttihatçılara karşı böyle bir şiiri yazmasının nedenini açıklamaya çalışmıştım ama demek ki pek başarılı olamamışım. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkesinin artık Osmanlı topraklarında hayata geçirileceği umuduyla Fikret de İttihatçılara umut bağlar; ama çok geçmeden yazıda da aktardığım gibi parti büyük bir yolsuzluk, çıkar, iltimas ve düşüneni baskılama batağının içine saplanır. Ben bugün AKP'ye karşı olanların onları neden sahiplendiğini de anlamam. Çünkü zamanla o dönemin AKP'si haline gelmiştir bile diyebiliriz. (devam)
28-11-2015 00:48 (3)
Yazıda da aktarmaya çalıştığım gibi, ileri gelen İttihatçılar bile artık "Benim partim bu şiirde söylenenleri yapmaz, yapmamıştır," diyemez, "Ben benim partim gibi değilim" demeye başlarlar. Bu bana çok önemli bir ayrım gibi geliyor. Saygılarımla Nihat Ateş
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210602
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.