İç yangını – Y.A.Ş. mağduru subay ve astsubaylar için
Şu düştüğüm hale bak dedi, çay bardağına uzandı

                                         

                                                             Y.A.Ş Kararlarıyla mağdur edilmiş,

                                                              Kanundan yararlandırılmamış, öteki

                                                              Y.A.Ş. mağduru Subay ve Astsubaylara…

 

 

 

Dün telefonla görüşmüştük. Sözleştiğimiz yerde buluştuk. Her zamanki gittiğimiz kahvehaneye doğru yürüdük. Güneşli bir gün olduğundan, dışarıya oturduk. Kahveci boş bardakları toplamaya çıktığında, iki çay söyledi Salih. Kahvenin karşısında, minibüs yazıhanesi vardı. İlçeye gidip gelenlerle dolup boşalıyordu minibüsler. Yazıhanenin yanında berber, balıkçı, iplikçi, tavuk dönerci vardı…

 

“Şu düştüğüm hale bak” dedi, Salih. Çay bardağına uzandı. Çaydan bir yudum içti, bardağı tabağa koyarken, sigarasının dumanını kederle savurdu.

Uzun süre birbirimizden ayrı kalsak da; yaşadıklarını, çocukluk arkadaşım olarak, bilen biriydim. Başına gelmeyen kalmadı. Babasına kızdı, aceleyle evlendi. Evliliğini kavga dövüş sürdürdü. Sonra YAŞ karlarıyla ordudan ayırıldı.  Ordudan ayırılınca, bir İş yeri açtı. Bir süre işleri iyi gitti, kredi ile bir ev aldı. Bir süre sonra, işleri bozulmaya başladı. Bankadan çektiği ikinci krediyle işlerini biraz yoluna koyduysa da; bir süre sonra, işleri yeniden bozuldu. Çektiği kredileri ödeyemez,  üniversite de okuyan iki çocuğunun masraflarını karşılayamaz hale gelince; eşi de, bir işe girdi. Aldığı evi satmak zorunda kaldı, evin parasının yarısı bankadaki çektiği konut kredisine, yarısı da diğer krediye gitti. Anası ölünce, diğer kardeşlerine, istedikleri miktarı veremeyince, kardeşleri, yaşadığı zor dönemi bildikleri halde, ev, satılığa çıkarıldı. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu. Orada burada demokrat, insan haklarına saygılı, yardımlaşma konusunda demeçler veren, merhametli bir yüreğe sahiplermiş gibi görünen kardeşleri, iş maddiyata gelince; hiç de öyle davranmıyordu. —Biz onu sokağa atmayız diyordu kız kardeşi, abisi;- işini gücünü iyice yola koysun… Diyordu, karşılaşıp ayaküstü konuştuğumuzda, anaları ölünce para kardeşlikten daha tatlı geldi. Ev seneye satılığa çıkarıldı. Maddi çöküntü evde çatışmaları ve tartışmaları tetikliyordu. Bir kaç kez ayrılığa teşebbüs ettiler, araya aile büyükleri girdi. Bir süre sonra da ayrıldılar. Payına düşen parayla, Deniz’i evlendirecekti. Zor durumdaydı.

Bu durumda, ona söyleyebileceğim hiç bir şeyin, bir anlamı, bir yararı olmayacaktı. İyice kendini salmış. Saçları sakalları uzamış, yüzü solgun,  alnı kırışık, avurtları çökmüş… Çarpık, çatık, kızgın, virane bir gecekondu oturuyordu, mutsuz yüzünde.

Bardağa bir daha uzandı, sigarasını bir daha çekti. Duman, burun deliklerinden savruldu. Yarı düşünceli, yarı dalgın, gelip geçenlere öylesine bakıyordu.  

Ona ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Söylediğim hiçbir şeyin, o anda, hiç mi hiç, bir öneminin olmadığını, o da, ben de, biliyor olacaktık. Çaresizlik içindeydi.

 “İyice salmışsın kendini,” diyebildim.

Yanıt vermedi. Dikkatle baktığı yöne baktığımda; karşı kaldırımda, ıhlamur ağacının dibine, bir serçeyi yakalamak için pusuya yatmış bir kediyi izliyordu.

“Kuşu kapacak kedi,” dedi,

Berber de, kediyi fark etmiş olacak ki; kediyi kovaladı.

Kahveci iki çay daha bıraktı sehpaya. Sararmış parmaklarının arasına, bir sigara daha aldı.

“Azalt biraz bunu” dedim.

Yüzünü buruşturdu” nerede ya, daha da çoğalttım” dedi gülümseyerek.

“Eee ne düşünüyorsun, ne yapacaksın?” diye sordum.

Çayını yudumladı, sigarasının dumanı savurdu. Omuz silkti.

“Deniz’i ne zaman evlendiriyorsun?” diye sordum.

“Ev satılsın, Eylül okulu bitirsin de…”dedi.

“Gelip gidiyorlar mı yanına?”

Başını salladı, “geliyorlar” dedi.

“Eve bakmaya geliyorlar mı peki?” dedim.

Başını salladı,”bu gün yarın satılır,”dedi.

 “Yenge” dedim. Kuşkuyla yüzüme baktı.”O da geliyor mu?” diye sordum.

 “Çocuklar gelince, o da geliyor” dedi.

“Hiçbir çıkar yol yok mu?” dedim

“Zor” dedi.

Çayımı bitirdim. Doğruldum, gömleğimin üst düğmesini çözdüm;

“Kendini toparlamalısın artık. Zor günleri atlattınız. Çocuklar da kendini kurtardı. Bir süre daha ayrı kalın. Taşlar otursun yerine iyice. Çocukların zorlaması ile yeniden bir araya gelirseniz, ayrı kalmanız bir işe yaramaz. Kendinizi ölçün, tartın biçin. Kaybettiklerinizi gözden geçirmiş olursunuz.”dedim.

“ Tamam, tamam da ne döneceğim diyor, ne dönmeyeceğim diyor. Bu kararsızlık, bu belirsizlik öldürüyor beni. Öyle boktan bir durum ki yaşadığım. Ucu sonu belli değil. Tamam; bir hedef olsa, bir zaman olsa, insan kendisini ona göre ayarlar. Hedefi gerçekleştirmek için bekler. O zaman sıkıntı vermez ama belirsizlik, öldürüyor beni. Ev satılınca burada kalmak istemiyorum. Körfeze gideceğim. Bu çevreden, tanıdıklardan, her şeyden herkesten kurtulmak istiyorum. Ona buna dert anlatmak zorunda kalmadan, selamsız sabahsız yaşamak istiyorum biraz. Sıkılıyorum Tarık. Yollar, binalar, duvarlar üzerime üzerime geliyor sanki… Çocuklar yeni bir çevre, yeni bir hayat ikinize de iyi gelir, her şeye yeniden başlarsınız diye hanımı ikna etmeye çalıştıklarında; ben, bu yaştan sonra, burayı bırakıp gitmem, diyormuş çocuklara.”

Bir şey söyleyemedim başımı salladım.

“Abi, git açık açık konuş, geri dönmek gibi bir niyetin yoksa hayatımı ona göre bir düzen koyayım, de.”

“Kaç kez konuştum. Özgürsün” diyor. Bakışını yüzüme yöneltti.”Çocuklar ayrılmamızı istemiyor. Derin bir iç çekti; Ya, her şey karma karışık. O da kararsız sanırım, Deniz’e, Eylül Okulunu bitirsin de; bakarız diyormuş. Çocuklara takılıyorum bazen. Evleneceğim diye. Evlen baba, diyorlar. Yalnız yaşama diyorlar. Ciddi ciddi düşünüyorum. Beğendiğim birkaç bayan var. Ama vicdanımla aklım, birbirleri ile çatışıyor o zaman.”

Kahveci boşları alırken konuşmasını kesti. “İçer misin?” diye sordu bana.

“Biraz sonra” dedim. Arkası arkasına içince, çarpıntı yaptığını söyledim.

Başka bir şey içmem konusunda ısrar etti.

“Biraz sonra” diye yineledim. Kendisine çay söyledi.

Cebine saldırıp bir sigara daha çıkardı. Paketi elinden alıp, fırlatıp atmak geldi içimden.

“Ya yarım saatte üç tane sigara içtin, ciğer mi dayanır, intihar ediyorsun. Aptal mısın sen” dedim.

Sırf içmesin diye bana uzattığı sigaradan yakmadım.

Yine yüzünü buruşturdu elini salladı.

Kahveci çayı koyup uzaklaştı.

“Vicdanım kabullenemiyor, bir başkası ile hayata devam etmemi. Başımıza bu talihsiz olaylar gelmeseydi, kavga dövüş giderdi ama boşanmazdık” dedi, yutkundu. Kahveci çayı bırakırken sustu. Uzaklaşınca devam etti konuşmasına.

“ O da çok çekti. Onu bırakmakla, sanki yol arkadaşımı, hayat arkadaşımı yarı yolda bırakmışım gibi bir duyguya kapılıyorum. Vicdanım izin vermiyor başka birisi ile evlenmeme “dedi.

“Evet, aklın hep onda kalacak. İyi kötü bir hayatı, uzun süre paylaştınız, olmaz tabi, o kadın da çekti seninle” dedim.

“İki yıl bekleyeyim, tamam, beklerim, Zor olsa da insan mecbur kalınca ister istemez alışıyor yalnızlığa, tamam ama iki yıl sonra ne olacağı belli değil ki…” Bazen eve girmek istemiyor canım inan. Eylül yanımdayken yine evde bir ses, bir seda oluyordu. O da gidince, ben duvarlara bakıyorum, duvarlar bana bakıyor. İnsan evde, konuşacak birisini arıyor. Keşke, yine birbirimize bağırıp çağırsak da; aynı çatı altında olsaydık diyorum. Soğuk, duygusuz, sessiz dört duvar arasında, anlamsız, boşu boşuna, heba olup giden, bir zaman geçiyor. Bazen erkenden gidip yatıyorum. Düşünmekten uyuyamıyorum…

 Çay bahçesine gittiğimde; aileleri izliyorum. Adam gazetesini okurken, kadın uzatmış bacaklarını,  boş bir sandalyeye, örgüsünü örüyor. Sessiz, sade bir mutluluk anını paylaşıyorlar. Onları izlerken, anlamsız saçma sapan kavgalarımız akıma geliyor. Deniz ile tam da arkadaş olmuşken, kerata ile rakı tokuştururken, ne hallere düştük.”

 

“Çok takıyorsun, iki yıl plan program yapmayacaksın. İki yıl uzun bir süre senin için evet ama iki yılda çok şeyler değişebilir. O da kendini sorgular. Düşünür bir karara varır. Belki beklemek, daha sağlıklı olacak sizin için, daha sağlam bir temele oturacak evliliğiniz belki.  Bence acele etmeyin böyle daha iyi. Çocuklar iyi düşünmüşler bak. Uzaklaşın çevrenizden, yeni bir çevrede, yeni bir yaşama başlayın. Şimdi o da etki altında olabilir, her kafan bir ses çıkıyordur.”

Başını salladı.

“kendini suçlu gibi hissedip, sürekli bunları kurma. Bir iş bul. Çalış, oyalan. Geçmişi, olayları sürekli canlandırıp tekrarlaman, seni daha da karamsarlığa iter. Kafanı dağıt biraz. İnsanlardan kaçıyorsun. Toplumdan kaçıyorsun.”

“Milletin tuzu kuru,  millet pikniğe gidiyor, kıra çıkıyor, eğleniyor geziyor, onlara ayak uyduramıyorum. Aldığım maaş belli, kızın okul masrafı, yurt parası derken, bana ancak yetiyor.”

Yine sigara paketini cebinden çıkardığında; patladım.

“Yeter yahu! için dışın zift oldu. Biraz ara ver.”

“Napim be…” dedi. Sigarayı yakmaktan vaaz geçti.

“Çay içeri misin?” diye sordu.

İçmeyeceğimi söyledim.

 

Güneş yandaki binanın camından yüzümüze yansıyordu. Yerimizi değiştirdik.

Berber, karşıda bir müşterisi ile şakalaşıyordu. Kahveci, ocakçıya çay sesleniyordu.

Bir süre sustuk.

“Haklısın aslında. Zaman her şeyin ilacı…”dedi.

Yüzüne baktım. Düşünceliydi.

“Mahkemeden de bir şey çıkmadı,” dedi.

“Belliydi zaten” dedim. Yüzüme baktı. “İnsan kabullenemiyor” dedi.

“Yine aynı şeyi yapıyorsun” dedim. Kuşku ile yüzüme baktı.

“Bırak artık mahkemeyi. O iş bitti gitti. Bak ben takıyor muyum? Kanundan yararlandırılmayanlardan AYİM’ de bir dava kazanan var mı? Kazanması mümkün mü? Biliyorsun işte. Takılıp kalıyorsun geçmişe. Kendi kendine engeller yığıyorsun, önüne setler çekiyorsun, geçmişte yaşıyorsun.”

“Öyle de…” Dedi.

“Öylesi böylesi yok. Tamam, haklıyız, haksızlığa uğradık. Kanundan yararlandırılanlarla, bizim, hukuken aramızda hiçbir farkımız yok ama hukuk mu kaldı ülkede? Bizim haklı olduğunuzu, o hukuksuz yargı kararını veren, hâkim de biliyor, kamuoyu da biliyor. Kendini birilerine ispatlamak zorunda değilsin” dedim. “Biz ve bizim gibiler ciddiye aldı bu af kapsamındaki kanunu.”

Yüzünü buruşturdu yine. Sigaraya sarıldı. Umutsuz bir yakınışla, “kamuoyunun bir bildiği yok,” dedi.

“Buradan yak” dedim sigaramı uzattım. Güldü.

Niye güldüğünü sordum. “Boş” ver dedi.

Anladım niye güldüğünü. “Ben de tütün içiyorum, bu gün hazır paket aldım, arada hazır alıyorum, sürekli içince, tıkıyor insanı tütün” dedim.

Haklısın der gibi mimikleriyle onayladı.

“Adamlar haklarını aldılar, hala tazminat peşinde koşuyorlar. Tamam, haklarıdır ama hakları verilmeyenler için bir çaba harcadıkları yok. Onlar haklarında uydurma belge düzenlendi de; bizim hakkımızda uydurma belge düzenlenmedi mi? Böyle, birine başka, diğerine başka uygulanan bir kanun mu olur?

Doğruldu, derin bir nefes aldı, gergin sesi ile bedeni bir bütünlük oluşturdu, elini sallayarak, kızgın sözcüklerle konuşmasını sürdürdü.” Ordudaki, “F” tipi yapılanmanın, çağdaş, demokrat, Atatürk ilke ve devrimlerini içlerine sindirmiş, devrimci, laik, insan haklarından yana, bilime, akla inanmış askerlerin haklarında uydurma iddialarla düzenledikleri belgelerle, kuvvet komutanlıklarını ve YAŞ komisyonunu yanılttıkları belgelenmişken, paşalardan birisinin, ordudan ayırmak istedikleri bir askerin hakkında, nasıl uydurma belge düzenleyerek, ordudan uzaklaştırdıklarını anlatan bir ses kaydı ortaya çıkmışken, Fethullahçı polislerin, bu askerlerin ve ailelerinin hakkında, yanıltıcı ve sahte belge düzenledikleri anlaşılmışken;  biz, Askeri mahkemeden adalet çıkmayacağı bilindiği halde; niye mahkemeye sevk edildik? Adalet bunun neresinde, hukuk neresinde Tarık?”

Sustum. Haklıydı. Ama yapacak bir şey yoktu. Mahkemeye sunduğu kanıtlarından sonra, az da olsa bir umut bağlamıştı. Hem maddi, hem manevi çöküşü, ancak mahkemeden çıkacak iyi bir kararla düzeleceğine bel bağladığından, evdeki durumunun da düzeleceğine inanıyordu.

“Bizim durumunuz, meclise getirilmediği sürece düzelmez” dedim.

“Kim getirecek meclise? O kadar belge yolladık. Sağıra yattı meclistekiler. İnsan kabullenemiyor işte” dedi.

 Yanımızdan simitçi geçerken, iki simit aldım. İki de çay söyledim.

Bakışını bir noktaya yöneltmiş bir süre baktığını görünce; başımı çevirdim, onun baktığı yöne baktım.

“Şu gideni tanıdın mı? Bu haklarını aldı. Şimdi valilikte çalışıyor. Dolgun bir maaş alıyor. Bak, tanınamazlıktan geldi, gördüğü halde geçip gitti yanımızdan. Şimdi bu ve bunun gibiler; hukuka aykırı emekli edildikleri için, kanundan yararlandırıldılar da; biz ve bizim gibiler, hukuka uygun mu emekli edildik? Aynı gerekçelerle ordudan ayırıldık. Böyle ayırım olur mu? Kanun birine başka, diğerine başka uygulanır mı? Bununla bizim aramızda hukuken ne farkımız var? O da aynı gerekçe ile biz de aynı geçekçe ile emekli edildik. Bu, kanundan yararlandırıldı, ben; yararlandırılmadım” dedi. Yüzü yine karardı. Sakalları daha da uzadı ve beyazlaştı.

Benden bir açıklama bekler gibi sorgulayıcı bakışlarla, yüzüme baktı.

“Kumpaslar bu kadar ortaya saçılmışken, yargının bağımsız olmadığı bu kadar aşikârken… Yav, bir de bizi mahkemeye sevk ediyorlar. Mahkeme yerindelik denetimi yapamıyor ve idarenin, takdir yetkisini kaldıracak biçimde bir yargı kararı veremiyor. Dosyadaki iddialar üzerinden bir yargı kararı veriyor. Yazık değil mi, adalet bekleyen, hukuka güvenen onca insana. Kanun yapıcılar bu durumu bilmiyor mu sanki? Ya meclistekiler? Bir komisyon meclisin iradesinin üzerinde bir yetki kullanabilir mi? Yazık değil mi bu insanlara? Bir devlet; kendi vatandaşının gururu ile oynar, alay edercesine, umutlarını bu denli sömürür mü? Olur, mu böyle bir şey?” İçindeki öfkesini bir solukta boşalttı Salih.

 

Onun bu iç yangını sönecek gibi görülmüyordu. Benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Eşim memur olmasaydı, biz de böyle Salih gibi, savrulup gider miydik acaba diye düşünürken;

 Onun, işini değil, her şeyini kaybettiğine üzülüyordum…

 

Fikret Kemal Tekin

Facebook
yorumlar ... ( 34 )
18-12-2015
20-12-2015 11:32 (1)
1) “Fikret Kemal Tekin’in “İç Yangını” başlıklı yazısını hangi edebiyat türüne sokmak gerekir, karar veremedim. (insanbu editörleri de kararsız kalmış olmalılar ki, “sunak”ların hiçbirine almamışlar) Aslına bakarsanız, türler ve metinler arası geçişkenliğin hızla yayıldığı ve hayli kabul gördüğü günümüz edebiyatında, buna pek takılmamalı. Şair, şiirini yazarken, diyelim öykünün, sinema ve tiyatro tekniklerinin sınırlarından içeri elini-kolunu sallaya girebilir. Öykücü için de tersinden doğru bu. Örneği, öykücü-şair üzerinden verdim ama kuşkusuz bu geçişmeler, romancı, çizer, senarist, müzikçi vd. sanat emekçilerinin verimleri için de geçerli. Hattâ, yapıt, yeri gelir, öyle bir dayatır ki; iki, üç ve daha fazla türün katkısı birbiriyle kaynaşır. Sonuçta ortaya melez bir verim (yaratı) çıkar. Bu verimlerin kimilerine, türlerin katkılarının eşit ya da eşite yakın olduğu durumlarda böyledir, “anlatı” ya da “metin” demeyi yeğleriz genelde.-b.durali
20-12-2015 11:32 (2)
2)Türlerden birinin başat (baskın) olması hâlindeyse, yaratıyı başat türle (şiir, öykü, roman, anı, deneme) niteleriz. Üçüncü bir niteleme ise, salt iki türün bileşkesiyle verimlendirilmiş yapıtlarda olur: Öykü-Şiir, Öykü-Deneme, Şiir-Öykü, Anı-Öykü, Anı-Roman vd. Kendi payıma, bu kategorideki emekleri daha çok seviyorum. Sözgelimi: Melisa Gürpınar’ın “İstanbul’un Gözleri Mahmur” başlıklı kitabı, şiirle öykünün doyasıya seviştiği bir atmosferle yazılmıştır. Arthur Rimbaud’un “Pırıltılar” (“İlluminations”) ve “Cehennemde Bir Mevsim” başlıklı düzyazı-şiirleri de bu cümledendir. (Tevekkeli, “öykü, şiirin kız kardeşidir” dememişler). Bana kalırsa, Oktay Akbal’ın bütün öyküleri, öykü-şiir formatındadır; denemeleri ise, bir ucundan anıların da devreye girdiği, deneme-şiirlerdir. Ferit Edgü’nün varolşçu felsefe esinli verimlerine ben öykü-deneme gözüyle bakıyorum çokluk. Örnekleri çoğaltabiliriz ya, hacet yok buna.-b.durali
20-12-2015 11:33 (3)
3)Azıcık uzatarak aktardığım bu cümleleri kurmak, F. K. Tekin’in “İç Yangın”ını okuyunca, kaçınılmaz oldu. Kendisi, kuvvetle muhtemel, öykü diye yazmış olmalı bu yazıyı. Ne var ki, yukarıda açmaya çalıştığım adlandırmaların hiçbirine girmediği gibi, öykü türüne de girmiyor. İki arkadaşın (Salih ve Tarık), gündelik, birçok ortalama ortamda rastlayabileceğimiz çeşitten bir diyalog belki, fakat daha fazlası asla değil. Değil, çünkü: diyaloglarla örgülenmiş öyle metinler biliyoruz ki, başından kuyruğuna kadar öyküdür. F. K. Tekin’in çıkmazı, çalışmasının iskeletini diyaloglarla çatmasında değil; diyaloglara estetik bir kıvam, sanatsal bir çeşni katamamasında; onları öykü mertebesine çıkaramamasında özcesi. Mekanik, biteviyeliği giderek artan bir “dost muhabbeti”, “karşılıklı bir dertleşme”den başka bir şey göremiyoruz, bu yazıda. İyi ama, öyle muhabbetleri hayatımızın birçok kesitinde ediyor; öyle dertleşmelere nerdeyse her gün rastlıyoruz bir yerlerde.-b.durali
20-12-2015 13:00 (4)
4)Edebî metin, edebiyattan el almanın tadını bize tattırmayacaksa, oradan ateşlenmenin edâsını taşımayacaksa; onu okumak, en hafifinden “zaman kaybı” sayılmaz mı? “F.K. Tekin’den öykücü olmaz, gitsin kendine başka bir çizgi çeksin, başka bir uğraş bulsun” demeyeceğim. Korktuğumdan böyle konuşmuyorum. Hiç umut, hiç pırıltı görmeseydim, onu da derdim. Ne ki, öyle değil. (İki kez, uzun uzun konuşmuşluğumuz ve hattâ bunların ilkinde de, bir öyküsündeki dil-yazım yanlışlarını düzeltmişliğim var. Birkaç kez de, e-postayla yazıştık.) F. K. 4)Tekin, öykü yazmak istiyor ısrarla. Bir özdenliği (samîmiyeti) var, belli. Öte yandan, insanı zıvanadan çıkarmaya çoktan yetecek kertedeki dil ve yazım bozuklukları, yazı düzeneğini sık sık aksatsa, cümlelerin zembereğini sık sık bozsa da, anlatımında belli-belirsiz bir akıcılık var. Buralardan, kuvvetli bir öykücü damarı taşıdığına hükmetmek, o kadar da zor değil.-b.durali
20-12-2015 13:01 (5)
5)Tekin, bunların ikisini yitirmeden (damar, çalışmaya çalışmaya kuvvetini yitirir çünkü, giderek çürür bile), öyküyü öykü kılan öteki etmenlere (nedir onlar: tertemiz, pürüzsüz bir dil; sapasağlam bir dilbilgisi mantığı; poetik-estetik düzeyi yüksek kurgulama tekniği; zaman-uzam bağlantısının tutarlı kurulması; “gevşek duyguculuk”tan özenle arıtılmış bir duyarlık derinliği; sözcüklerin, cümlelerin ve varsa kavramların nesnel karşılığının olması; ‘tipik olan’ın bireyselliğiyle toplumsallığının bağdaşıklığı; karakterlerin insânî-psikolojik hâllerinin izlekle uyumlu olması.. ve dahası) sımsıkı bağlanmalıdır.Geldik, dil-yazım (imlâ) aksaklıklarına: Tarık, Salih için “Aldığı evi satmak zorunda kaldı, evin parasının yarısı bankadaki çektiği konut kredisine, yarısı da diğer krediye gitti.” diyor.
20-12-2015 13:01 (6)
6)Cümledeki anlatım bozukluğu gün gibi ortada. İkinci kredi de, Et ve Balık Kurumu’ndan değil de bankadan çekildiğine göre (ki öyküde öyle deniyor, doğrusu da öyle demektir), böyle bir cümleyi, vasat bir ortaokul birinci sınıf öğrencisi bile kurmaz. “Bankadan çektiği” (Tekin, “bankadaki çektiği” diyor ki, bu başka bir garâbet) demeye de lüzum yok. Cümleyi, lüzumsuz yere neden uzatalım. Şöyle denebilir(di) pekâlâ: “Aldığı evi satmak zorunda kaldı. Paranın bir yarısı bir krediye, diğer yarısı da ikinci krediye gitti.” Öyküde, Tarık, sözü bir ara, Salih’le karısının kangrenleşmiş ilişkisine getirerek “Bir kaç kez ayrılığa teşebbüs ettiler,” diyor. Tekin, yüz yüze iki görüşmemizde de, öz-Türkçeci olduğunu (hemen ekleyeyim, ben öz-Türkçeci değilim. Kuşku yok, Osmanlıca’ya da bayılmıyorum. Türkçenin öz’ü-boz’u olmaz; anadilime Türkçe’den başka bir nitelemeyi yakıştıramam. Çokçasının “ilerici-çağdaş” görünmek aşkına, Türkçeleşmiş eski sözcükleri hor görmesini de anlayamam.-b.durali
20-12-2015 13:01 (7)
7)O sözcüklerin sarmaladığı burcu burcu yaşanmışlık kokan deyimleri, atasözlerini, tekerlemeleri vd. söz öbeklerini ne yapacağız o zaman? Sözgelişi: sevda, hasret, hayat, muhabbet sözcüklerinin derinliği ve debisi; sevi, özlem, yaşam, söyleşi sözcüklerinin hangisinde var? Bunları kullanmayalım demiyorum elbet. Onlara da yaşama hakkı verelim ama aralarındaki ince ayrımları kulak arkası etmeyelim, birbirlerine eşitleyerek, sözcük katliamına girişmeyelim.) Arapça-Farsça karması Osmanlıca sözcüklere ödünsüz biçimde karşı durmak gerektiğini söylemişti. Nedir, söylemiyle eyleminin uyuşmazlığı, bu konuda da gözlerden kaçacak gibi değil. Kendisini, söz konusu tutarsızlığı noktasında, hem yazışmalarımızda, hem de görüşmelerimizde, üstüne basa basa uyarsam da; o bakıyorum, bildiğini okumakta diretiyor gene. Burada da görüyorsunuz: Belleğini bir kıdım kurcalasa, iş adamı çağrışımlı “teşebbüs” yerine “girişmek” sözcüğünü buluverecek ve teorisi pratiğine denkleşecek o vakit.-b.durali
20-12-2015 13:02 (8)
8)Hadi onu düzelttik, sonrası var: “ayrılığa girişilir” mi? Ayrılmaya girişilir, değil mi? Ayrılmaya girişmek, dili tırmaladı diyelim. Ayrılmayı denediler, demek o denli güç mü? Gene de bitmiyor, küçücük cümlenin topallaması: Bu kez de, “Bir kaç” diye yazıyor. Bunun birleşik sözcük olduğunu, yâni doğrusunun“birkaç” olarak yazılması lâzım geldiğini, kendisine, ben diyeyim beş, siz deyin on kez tekrarlamışımdır. Anlamadım, öyküye gönül veren kişi, neden böylesine savrulur! Neyse. O cümleyi toparlayalım da başka topallıklara bakalım: “Birkaç kez ayrılmayı denediler,” Evet, dosdoğrusu budur. Bir başka sinir bozucu cümle: “merhametli bir yüreğe sahiplermiş gibi”. Yürek (kalp), taşınır ya da taşınmaz bir mal mıdır ki, ona sâhip olalım ve yanı sıra da cümleyi boşu boşuna uzatalım? Kısaca, “merhametli bir yüreği var”, ondan da kısası “merhametli” dese, birileri onu bezeksiz-donaksız yazmakla mı suçlayacak? Suçlayan suçlasın canım.
20-12-2015 13:02 (9)
9)Yazıla yazıla beynimize çakıldı: Edebiyat, bir yerde eksiltme, yâni süzgeçten geçirme, damıtma işidir. “O zaman sıkıntı vermez ama belirsizlik, öldürüyor beni.” cümlesindeki virgül ne arıyor orda? “Ama”dan sonra konabilirdi belki ya, gene de batardı kişiye. Neden derseniz, “ama” bir bağlaç olarak, virgülü gereksiz kılacak çeviklikte “belirsizlik”e bağlanıyor zâten. Kezâ, “Mahkeme yerindelik denetimi yapamıyor ve idarenin, takdir yetkisini kaldıracak biçimde bir yargı kararı veremiyor.” cümlesindeki virgül de işlevsiz. “ Evlen baba, diyorlar. Yalnız yaşama diyorlar.” söz öbeğinde; “yaşama”dan sonrası hasretle virgül istiyor. Olmadığında, ikinci cümle, sanki bir “tanım” gibi duruyor. Oysa, cümlenin maksadı, besbelli, tanımla değil, ricâ cinsinden bir içerikle örtüşüyor. “Kanundan yararlandırılmayanlardan AYİM’ de bir dava kazanan var mı?” Tekin’in AYİM diye yazdığı hukuk kurumu, iç hukuk yollarının tümü denenmesine karşın sonuç alınamayınca başvurulan AİHM’dir.-b.durali
20-12-2015 13:03 (10)
10). Düpedüz bilgiçlik taslamak gibi denmesin, açılımını da yazalım: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.“Beğendiğim birkaç bayan var.Ama vicdanımla aklım,birbirleri ile çatışıyor o zaman.” Burada “birbirleri ile” demek,cümleye fuzulî yük. Oradaki “çatışıyor” sözcüğünün,“birbiri ile”yi kapsadığı,cümlenin gidişinden anlaşılıyor.-b.durali “Niye güldüğünü sordum. ‘Boş’ ver dedi.” Olmaz ki! Bir “boş” istenmiyor burada. “Umursama, takma kafana!” anlamlarındaki “boş vermek”tir o. Dolayısıyla, “Niye güldüğünü sordum. ‘Boş ver’ dedi.” veyâhut, tırnak içinden çıkararak, “Niye güldüğünü sordum. Boş ver, dedi.” diye yazmalıyız. “Çocukların zorlaması ile yeniden bir araya gelirseniz,” “bir araya” değil, “bir araya” diye yazmalı. Bir “ara”dan değil, “toplaşma”dan bahsediliyor. “ ‘F’ tipi yapılanma” derken, F harfinin tırnaklara alınması gerekmez. Bir de, sıradan değil, ülkemizin yazgısını çok olumsuz biçimde etkileyen özel bir oluşum anılıyor burada. Öyleyse, “F Tipi Yapılanma” şeklinde yazmalıyız.
20-12-2015 13:03 (11)
11)“Niye güldüğünü sordum. ‘Boş’ ver dedi.” Olmaz ki! Bir “boş” istenmiyor burada. “Umursama, takma kafana!” anlamlarındaki “boş vermek”tir o. Dolayısıyla, “Niye güldüğünü sordum. ‘Boş ver’ dedi.” veyâhut, tırnak içinden çıkararak, “Niye güldüğünü sordum. Boş ver, dedi.” diye yazmalıyız. “Çocukların zorlaması ile yeniden bir araya gelirseniz,” “bir araya” değil, “bir araya” diye yazmalı. Bir “ara”dan değil, “toplaşma”dan bahsediliyor. “ ‘F’ tipi yapılanma” derken, F harfinin tırnaklara alınması gerekmez. Bir de, sıradan değil, ülkemizin yazgısını çok olumsuz biçimde etkileyen özel bir oluşum anılıyor burada.Öyleyse, “F Tipi Yapılanma” şeklinde yazmalıyız. “Ya meclistekiler?” Soru kipindeki “meclis” sözcüğüyle, “belli bir insan grubu” değil de ülkenin, tüzel kişilikli, en etkin, en önemli siyasal kurumlarından biri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi kastedildiğine göre, cümledeki o sözcüğün büyük harfle başlaması, cümlenin de “Ya Meclistekiler” diye düzenlenmesi lâzımdır.-b.durali
20-12-2015 13:03 (12)
12)Durum sözcüğünün eşanlamlısı olan “hâl”, Tekin’de “sebze, meyve satılan yer” anlamındaki “hal” gibi yazılıyor hep. Sabredin, sona geliyoruz: “hiçbir(i)” ve “içinde bulunduğumuz gün” demek olan “bugün” birleşik sözcüklerini, çokçası “hiç bir(i)” ve “bu gün” diye, bu kadar da olmaz, dedirtecek biçimde ayrışık yazıyor. Allah aşkına, Tekin’den başka kaç öykücünün aklına gelir, “karmakarışık”ı “karma karışık” diye ikiye bölmek? Ya şuna ne buyurmalı “ Olur, mu böyle bir şey?” Virgül mü, dam üstünde saksağan mı, ne var orada? “Napim” diye bir sözcük, Türkçede yazılış olarak yok; kimi “yapmacık kibar”ların dilinde var ama. “n’apim” diye yazıldığını da gördüğüm oluyor. Hâyır, onlar Türkçe’nin hakkını veremiyor. Kesinlikçi davranmak istemem, ancak “ne edeyim?”, “ne yapayım?” diye yazarken, “n’apayım?” diye seslendirmektir, bana göre doğrusu. Yukarıda, F. K. Tekin’le sınırlı sayıdaki konuşmalarımıza, yazışmalarımıza dokunmuştum. Sınırlı diye şundan ötürü diyorum:-b.durali
20-12-2015 13:03 (13)
13) O iletişimler, Tekin arkadaş tarafından sonlandırıldı. Bunun sebebinin, bana yorumlamam için yolladığı “Deliler Koğuşu” başlıklı bir yazısı üzerine, kendisine yolladığım ileti olduğunu düşünüyorum. O iletide, madde madde sıraladığım (31 madde), öykü türünün mümkünü yok kaldıramayacağı bir dolu yanlışı eleştirdikten sonra, şunları demiştim:“Sonuç olarak: Bak, Kemal Arkadaş, benim dilimin kemiği yoktur. Her ne düşünüyorsam, onu pattadak söylerim. O yüzden ki: doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar mîsâli, çok az arkadaş kaldı çevremde. Hiç de dert değil benim için. Gerçeğin ve edebiyatın hatırını, “sözde dostluklar”ın hep önünde tutmuşumdur. Şuraya geliyorum: Geçen Cumartesi, anlata anlata dilimde tüy bittiği hâlde, bilmem neden, aynı yanlışlarda direndikçe direnmişsin. En basitinden “hala”yla “hâl┠arasındaki farkı bile anlatamamışım. Anlatımın akıcı. Ancak, bu, iyi öykü, iyi yazmak için yeterli değil.-b.durali
20-12-2015 13:04 (14)
14)Dilbilgisinin mantığı kavranamazsa, kotarılanlar “topallayan öyküler” olmaktan öteye gidemezler. Hevesini, heyecânını kırmak istemem ya; ne yapalım ki, gerçekliği de olanca çıplaklığıyla vurgulamazsam, sana iyilik değil, kötülük etmiş olurum. Başkaları, hattâ, koca koca dergilerin koltuklarında oturanlar, bu öyküleri yayımlayabilirler, övebilirler de. Ne var ki, yayımlamaları, öykülerin gücünden değil, adamların dergi sayfalarını doldurma kaygılarından kaynaklıdır, bunu bilesin. Herkese dediğimi, sana da diyeceğim: Yüz okuyup, bir yazmalı. Bir ama pîr yazmalı.”İçtenliğime herhâlde inanacaksın. Saatlerdir, senin öykün üstünde duruyorum. Ne maddî, ne mânevi bir menfaatim olmadığı hâlde. Kusura bakma, bile demeyeceğim. Ben de böyleyim işte. Tekrar ediyorum: Bunları, Türkiye’nin en rafine, en nitelikli geçinen dergisi bile yayımlayabilir. Ancak, bu senin öykülerinin hakikaten yüksek bir poetik-estetik düzey taşıdığını göstermez. Uğraşına saygılıyım.-b.durali
20-12-2015 13:04 (15)
15). Sende, sağlam bir öykücü damarı var. İş, o damara, yerli-yabancı demeden, en iyi öykücülerin, romancıların, şairlerin.. yetmez, filozofların, bilimcilerin eserlerinden devşireceğin kültür-sanat kanlarını pompalamaya kalıyor. Sürekli bir sanatsal-düşünsel-bilimsel devinim ister öykücülük. Önünde uzun bir yol var. Üstesinden gelebilirsin, bütün bunların. İyi günler.” Ne yazık ki, bizim demokrat-solcu Kemal, bu eleştiriyi sindiremedi. Eleştiri karşısında dik durmayan kişiden özeleştiri de bekleyemeyiz doğallıkla. Eh, öyle olunca da, demokratlık-solculuk söylemleri, ister-istemez havada kalıyor, yere basmıyor. Eleştiri-özeleştiri mekanizmasının çalışmadığı yerde ve kişide demokrasi kültürü aramaksa, yorgunluktan başka bir şey değil sonuçta. Hadi, onu da geçelim. Böylesi “çocuksu oyunbozanlık”larda asgarî insani ilkeler de bulunmaz tabi. Ben senin yazma çabanı önemsemiş, değersemiş; yazdıkların üstüne onca kafa patlatmışsam, karşılığında nobranca davranamazsın.-b.durali
20-12-2015 13:04 (16)
16). Davranırsan da cevabını böyle alırsın işte. Benimle tanışmak isteyen kendisiydi, çekip giden de kendisi. Giden kişinin kalibresine bakar, sorun bizdeyse yalvarırız bile. Ne ki, burada, yalvarmamızı koşullayan bir görüntü yok. Onun için, güle güle diyoruz kendisine. Hiçbir kötü yazıya sağlam, hiçbir “yazarımsı”ya da sen yazarsın demedik, demeyeceğiz. Bir de şu var: İyi insan olmak, iyi yazar olmaktan (bile) sonsuz kere kıymetlidir; kötü yazar olmaktan ne kadar kıymetlidir, varsın onu da, bu yazının muhatabı düşünsün.-b.durali
20-12-2015 19:56 (17)
Selam ve saygılarımla Durali Hocam. Zahmet ederek okuduğun, eksik ve aksaklıklarımı açık bir yüreklilikle söylediğin için, teşekkür ederim. Eleştiriye her zaman açık birisiyim. Kesinlikle alınmadım ve darılmadım. Tam tersine; sevindim. Söylediklerini, uyarılarını, tespitlerini dikkate alacağım elbette. Yaşadığım olumsuzluklardan dolayı, edebiyat dünyasından bir hayli uzak kaldığımı konuşmuştuk. Eksikliklerimin, aksaklıklarımın söylenmesine sevinirim. Kızar, küser, alınır endişesi ile söylenmesi gerekip de, söylenmediğinde, kötülük yapılmış olur. Kesinlikle, sana, ne de kırıldım. Bunu nereden çıkardığını anlayamadım. Ben, oraya haftada bir gün geliyorum. Resmi bir dairede işim olduğundan, pazartesi günü geleceğim. Geldiğimde de seni mutlaka arayacağım. Sana bir öykü göndermiştim. Yanıt vermedin. Sıkboğaz etmemek için, o öykümü okuyup okumadığını sormadım. Bana olan sitemini okuyunca şaşırdım. Kesinlikle düşündüğün gibi bir tutum içine girmedim. Girmem de. Saygı ve sevgilerimle.F.K.T.
20-12-2015 19:57 (18)
DÜZELTME ve ÖZÜR: 16 bölümde yolladığım "İç Yangını" eleştirisinde; 3.bölümdeki "İki arkadaşın (Salih ve Tarık), gündelik, birçok ortalama ortamda rastlayabileceğimiz çeşitten bir diyalog belki, fakat daha fazlası asla değil." cümlesinin ilk kesiti "İki arkadaşın (Salih ve Tarık'ın), gündelik, birçok ortalama ortamda rastlayabileceğimiz çeşitten bir diyalogu belki," biçiminde olmalıydı. 10. bölümle 11. bölümde bâzı bölümler iç içe geçmiş ve tekrarlanmış. tekrarlanmış. Gene 11. bölümde "'bir araya' değil, 'bir araya' diye yazmalı." cümlesinin doğrusunun "'bir araya' değil, 'biraraya' diye yazmalı." biçiminde olması gerektiği çok açık. Bir de, kimi cümleler arasına, her nasılsa, "b.durali" yazılışı girmiş. Bütün bu kusurlarım için, okuyanlardan ve okuyacaklardan özür dilerim.
20-12-2015 19:57 (19)
BU KEZ DAHA ESASLI BİR ÖZÜR: F. Kemal Tekin, az önce aradı: "Deliler Koğuşu" öyküsüyle ilgili yorumumun kendisine ulaşmadığını; dolayısıyla, eleştiriden kaçınmak bir kaçınmak bir yana, benimle iletişimi kesmek gibi bir niyetinin hiç olmadığını, altına-üstüne basa basa, defâlarca tekrarladı. İletimin ulaşmayışının nedeni de; Kemal'in anlatımıyla: benim word'un 2007, onunkininse 2003 târihli olmasıymış. Gelenleri hesâbında görüyor ama açamıyormuş. Öteki yorumlara gecikmesiz cevaplar geldiği hâlde, buna bir haftadır gelmemesi, beni yanılttı. Bir de, önce birkaç kişiyle, buna benzer, hattâ bundan da tâlihsiz olaylarla karşılaşmak, benim yanılgımı derinleştirdi. Bizde, kişinin beyânı esastır. Başta, Fikret Kemal Tekin'den ve tezcanlı davranarak yanılttığım insanbu okurlarından, içtenlikle özür dilerim.-b.durali
20-12-2015 19:58 (20)
Ayrıca vurgulamak gerekiyor muydu, bilmem: F. Kemal Tekin'in "İç Yangını" yazısındaki dil ve yazım yanlışlarına yönelik eleştirel yaklaşımlarımsa geçerlidir. Bunu da not etmiş olayım.-b.durali
20-12-2015 21:34 (21)
Sn. b. durali, "Paranın bir yarısı bir krediye, diğer yarısı da ikinci krediye gitti." yerine, "Paranın yarısı bir krediye, kalanı da diğerine gitti." veya "Paranın yarısı birinci krediye gitti, kalanı da ikincisine." dense de olabilir galiba, ne dersiniz? Saygılar. mh
20-12-2015 22:31 (22)
1)Evet, Ofis 2007 formatında yazılmış bir yazı, 2003 ofiste açılmıyor. Ofis 2007 yeni, Ofis 2003 eski sürümdür çünkü. B.Durali Hocam, 2007 Ofis’e yazdığı eleştirisini, bana elektronik posta ile gönderdiğinde, bende eski program olan Ofis 2003, gönderiyi görüyor ama açmıyor. Bunu konuşmuştuk daha önce, sanırım unutmuş, yine ofis 2007 ile göndermiş olmalı. Bir yanlış anlaşılmayı hallettik sonuçta önemli olan bu bence. Karşılaşsaymışız, konu daha önce aydınlığa kavuşacakmış. Ancak idam mahkûmuna,” son arzun nedir” diye soruluyor. Hocam beni erken astı.:))
20-12-2015 22:31 (23)
2) Bu yazım, bir öykü tanımlanmasına girmeyebilir. Üzerinde yeterince durulmadan aceleye getirilmiş, sıradan bir yazı da olabilir. Konu, bir öyküyü tamamlayan öğelerle, daha da zenginleştirilebilirdi. Bu yazımda vurgulanan; devlet tarafından mağdur edilen insanların, derdini en yakınındakilere bile anlatamadıklarından, yasadıkları çevrelerinden, toplumun her katmanından kendilerini soyutlayarak, yalnızlaştıklarını anlatmak istediğimden kaynaklanan, bir duyuru niteliği de taşıyabilir. Çevremde bu tip yalnızlıklara çok şahit oldum. Adeta devletin resmi yayın organı haline dönüşen, çoğu görsel ve yazılı medyada, yalan haber, yanlış bilgi aktardığı, kirli haberleriyle, yazımda anlattığım kahramanların, uğradıkları hukuki haksızlıkları, anlatmıyor, yok sayıyor.
20-12-2015 22:32 (24)
. 3)Ben, işin doğrusunu, duygusal bir davranış üstlenip, öyküleştirerek anlatmakla, dikkat çekeceğini düşünerek yazdım. Anlattıklarım, haber gibi yazıldığında; okuyucu, sadece uğranılan haksızlık kısmıyla ilgilenecek, okuyup geçecekti. Ancak; haksızlığa uğrayan insanların iç dünyaları, sancıları, çektiği sıkıntılar, karşılaştıkları sorunlar atlanmış olacaktı. Elbette imla, gramer hatalarım var. İnkâr ve ret etmedim ki. Zamanla o sorunu da aşacağım. Aceleye gelen bir öykü denemesi oldu diyelim. Her şey basında yansıdığı gibi değil, bir gerçeği bir mağdurun penceresinden anlatmaktı amacım.Ofis proğramında şapka koymasını beceremedim:))Tekrer teşekkür ediyorum.B.Durali Hocama.
20-12-2015 22:32 (25)
4) B.Durali Hocamın 9 nolu eleştirisinde; AYİM (Askeri Yüksek İdare Mahkemesi) ni AİHM olarak algılamış.Kanundan yaralandırılmayanların, yürütmenin durdurulması için, idareyi yani; Milli Savunma Bakanlığı’nı dava etmek için başvurdukları mahkeme.Bu mahkemeden de bir sonuç alamayanlar AİHM ne başvurdu.F.K.T.
20-12-2015 22:32 (26)
Sayın Mehmet Harma (mh); evet, cümle, sizin dediğiniz biçimde kurulursa; hem fazlalıklarından arınmış, hem de daha akışkan bir içerik kazanmış olur. El elden üstün, diyen(ler) çok haklı: Katkınız için teşekkürler.-b.durali
21-12-2015 09:48 (27)
Askerî kurumları, o kurumların adlarının açılımsız yazılışlarını pek bilmem. Bilmemek, mazeret değil tabi; kusur. Bir özür daha borçluyum, Fikret Kemal Tekin'e.-b.durali
21-12-2015 09:48 (28)
Sn F.K.T. 25, yazıda kısaltmayı birden fazla kullanacaksanız eğer, ilk kullandığınızda açık yazılımın yanında parantez içinde belirtip sonra kısaltmayı kullanmanızda beis yok. Bir de kısaltmayı yazıldığı gibi okursak "aiheme" diyerek, bu durumda AİHM'ne değil de, AİHM'ye daha doğru olacak gibi geliyor bana. Ama yine de Sn. Durali'nin ve Müdüriyet'in görüşünü almak iyi olur. Saygılarımla. mh.
21-12-2015 09:48 (29)
Sayın Durali, her yorumunuzun altına b.durali yazmasanız da olur. Zincir yorumlarda biz + işareti kullanıyoz. Devam ettiğimizi belirtiyo. Dostça, hatta kardeşçe bir öneridir. Biz bu siteyi epeydir takip etmekteyiz. Bize niet problem yani. Hatta davay davay! a.y.a. kardeş sss
21-12-2015 09:48 (30)
F.K.Tekin; idam mahkûmuna bile, son arzun nedir diye sorulduğunu anımsatarak kendisine bu kadarcık bir hakkı bile tanımaksızın infaza giriştiğimi, şaka yollu îmâ etmiş. Şaka yollu da olsa, haklı bir serzeniştir. Gene de benim, asmayıp da besleyenlerden, hiç değilse beslemeye çalışanlardan olduğumu, az-buçuk tahmin edebiliyordur herhâlde.-b.durali
21-12-2015 13:18 (31)
Benim görüşüm de, sayın mh'nin doğrultusunda: Kısaltmayı, son harfin "-a/-e" çekimlerine göre yazmalı. Birkaç örnekle pekiştirmek isterim: ATO'ya, GATA'ya, PTT'ye, TMMOB'ye... Bunlardan da anlaşılacağı gibi, AİHM'ye diye yazmamız gerektiği çıkıyor. Sayın a.y.a'nın dostça/kardeşçe uyarısı (da) yerindedir. Ortak izlekli, birkaç parçalı yazılarda +'nın işlevini, çok önceden kavrayabilmeliydim oysa. Kendisine teşekkür ederim.-b.durali
21-12-2015 13:18 (32)
1)Durali Hocam bende bir ışık görmeseydi, üzerime düşmezdi. Emeği ve uyarıları elbette dikkate alınacaktır. Benim gibi, edebiyatta, uzun bir aradan sonra, yeniden yol alanların ürünlerinin, cesaretlendirici, teşvik edici eleştirilerle, onlara cesaret vererek, daha iyiyi yazmalarını sağlayacaktır. Ben, bir eleştirmenin, madenin derinliklerinde yatan cevheri yazarın çıkarmasına olumlu eleştirileri ile yardımcı olduğunu düşünürüm. Eleştirmen, ışık görmediği birisi için çaba harcamaz. Belli ki Durali hocam bendeki bu ışığı görmüş. Sağ olsun, var olsun. Onun eleştirileri, olgun, yetkin, kendini tamamlamış öyküler olarak, filizlenip boy verecektir. Saygılarımla…F.K.T.
21-12-2015 13:18 (33)
2) İnsan, bazen kendini, yazının akışına kaptırıyor, sözcükler sayfaya düşmeden, yazılmadan, hızlı düşündüğü için, bir tümcede, sözcük hatası olabiliyor. Tekrar tekrar okunmasına karşın, yanlış yazılmış bir sözcüğü, beyin doğru okuyor. Çünkü o tümceyi, kafasında kurduğu gibi kodlamıştır. İşte böyle durumlarda aynı tümcedeki aksaklığı bir başkası çok kolay görebiliyor. Bazen bilgisayarın klavyesi bir harfe basmamış oluyor. Bazen kopyala yapıştır yaparken sözcüklerin yeri değişiyor. Bu nedenle bir yazı bekletilmeye alınıp bir kaç gün sonra, tekrar okunduğunda hatalar fark edilebiliyor. Bir yazı, iyice dinlendirilerek tekrar tekrar okunduktan sonra bittiğine karar vermek gerekiyor. Burada "Aldığı evi satmak zorunda kaldı, evin parasının yarısı bankadaki çektiği konut kredisine, yarısı da diğer krediye gitti." Tümcesinde bankaya sözcüğü düzeltme yapılırken silinmemiş. Bu tümceyi bozan sözcük gereksiz bankada sözcüğüdür. Saygılarımla. F.K.T.
21-12-2015 13:19 (34)
3)Sayın, m.h.' ye; bilgilendirme hatırlatması için teşekkür ediyorum.Saygılarımla.F.K.T.
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210642
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.