Başkalarının anılarıyla bir “Devir” romanı yazılabilir mi? “Evet, ama yetmez!”

Başkalarının anılarıyla bir “Devir” romanı yazılabilir mi?

“Evet, ama yetmez!”

Sıradan bir okurun, Devir romanı için gözlem ve saptamaları. Ben herhangi bir okurum. Hiçbir iddiam olmadan, Ece Temelkuran’ın (ET), Devir adlı romanıyla ilgili görüş ve eleştirilerimi yazdım. Olağanüstü yazınsal anlatı, yetkin bir estetik beğeni, çok katmanlı okuma, iç ayrımlaştırma gibi sözler edemem. Benimkiler ancak günlük ve basit oldu, olabildiğince. Sonra da okuyucusu, yorumcusu, ufaktan da olsa yazarı ve zaman zaman kavgacılarından biri olduğum sitemize gönderdim, okuyan olur diye.

Okuduğum bir kitabın kâğıdına, kapağına, boyasına, cildine hiç bakmam. Hele modern zamanlarda, bunlar, haksız rekabete çok açık durumlardır diye düşünürüm.  Buna da bakmadım.  Ama kitabın rahat okunabilir bir boyutta ve harf büyüklüğünde olduğunu söyleyebilirim. Ancak hemen, yazı tipi için çekince koyuyorum: yazar, iki esas karakteri (Ayşe ve Ali) konuştururken iki değişik yazı tipi kullanmış Birisi, Times New Roman, diğeri Calibri ya da Ariel mi tam çıkaramadım (Yayınevine e-postayla sordum. Yayınevi Koordinatörü’nden “maalesef bu tür bilgiyi dışarıya veremiyoruz” diye dışarılayıcı bir yanıt aldım. Ben de döndüm, matbaacı dostum Aydın’a sordum. O da; “birisi Times New Roman, öbürü, %99 ihtimalle Incised901 bt, hocam” dedi). Yazar bunu neden yapmış bilmiyorum ama biraz tuhaf olmuş. Düşündüm, daha önce böyle bir şey gördüm mü? diye ama hatırlayamadım doğrusu. Bana biraz yazarın tembelliği gibi geldi, olayları bağlama zahmetine girmemiş sanki. Belki bir yazım tekniği midir, onu bilemem.

Kitabın geneline ve iki bölümüne (1. ve 9. Üniteler) ait görüşlerim aşağıdadır. Birinci Ünite/Bölümü seçmemin nedeni, Can Yayınları’nın internet sayfasında, kitabın ilk 24 sayfası, tanıtım amacıyla tam metin okunabiliyor. Gerçi Google Books ile daha fazlasına da ulaşabilirsiniz. Dokuzuncu Ünite/Bölümü, içinde geçen bir bilimsel makale dolayısıyla, profesyonel ilgi alanıma girdiğinden yazıma konu ettim. Kitabın diğer bölümlerini irdelemek ise, hem buraya sığmaz, hem de değer mi, emin değilim. Bu arada, yazarı tanımam, daha önce bir kitabını okumadım, belki geçmişte birkaç makalesini okumuş olabilirim. Bir de, bu kitapla ilgili, yazarla yapılmış dört röportajı ve bir değerlendirmeyi t24, diken, Hürriyet Kelebek, BBC Türkçe, Cumhuriyet Kitap okudum. Yani yazarı ne severim, ne sevmem. Kendisine karşı hiçbir yargım/önyargım yok! Bilinsin yani.

Kitabın yazarı 1973 doğumlu ET, 1980 yılında yedi yaşında olmalıdır. Romanın ana karakteri Ayşe ise ET’den bir yaş büyük olup, 8 yaşındadır. Yani bir yerde, ET kendini konuşturmaktadır. Romanda, Ayşe’nin ve arkadaşı Ali’nin ağzından, 12 Eylül 1980 darbesinin hemen öncesindeki birkaç aylık (Mayıs-Eylül) döneme ait olaylar, anılar anlatılıyor. Bunların birçoğu -belki de hepsi- gerçeklere dayanıyor. Ama sekiz yaşındaki bir çocuğun gözlem ve değerlendirme yeteneğinin üstündeki bir dille ifade edilmiş. Ayşe’nin bu çokbilmiş, büyümüş de küçülmüş konuşmaları inandırıcı değil. Roman, geçtiği yer ve dönem (Ankara, 1980 yılı) itibariyle benim de çocukluğuma denk geliyor. Ancak o zaman ben 15 yaşımdayım, haliyle daha fazla gözlem ve anıya sahibim. Bu nedenle konuya ve döneme aşinayım. Ancak arada bir farkla; benim gözlem/anılarım gerçek, romandakiler ise gerçek bile olsalar, yazara ait değiller/olamazlar. Evet, evet doğru! Bir devir romanı olmak, hatırlanmayacakları hatırlatmak ve gelecek nesillere bırakmak iddiasındaki bu romanın; yakıcı, acıtan, iç burkan hiçbir anısı/duygusu/deneyimi/hikâyesi yazara ait değil. Hepsini ödünç almış, yeniden ve kimisini de bozarak kurgulamış. Ve sanırım, kitabın son sayfasında (s. 493), “Bu romana güvenip hikayelerini esirgemeyen” diyerek ismini saydığı 27 kişi ile “…ve ismini anamadığım daha birçokları…” diyerek teşekkür ettiği sayısız kişinin anı ve yaşantılarını kullanıp, harmanlayarak bir kolaj yaratmış yazar adeta. Olay/anı akışındaki kesiklik, tutukluluğun bir nedeni de bu olsa gerek. İnandırıcılığında bir eksiklik var ve sanki her bir bölüm, bitmeyen bir pembe dizi bölümü gibi yazılmış.

Romanda Ayşe, annesi ve anneannesinin oluşturduğu üç nesle ait konuların akışı, Ayşe ve Ali’nin çocuk gözünden olayların değerlendirilmesi, Kurtuluş (Türk, laik, ülkücü-devrimci, şehirli ve burjuva) ve Seyranbağları (Kürt, Alevi, ülkücü-devrimci, köylü ve gecekondu) mahallelerinin üzerinden analizler, Ali ve Ayşe’nin Millet Meclis’ine “kelebek” sokmak için, Meclis arşivinde ipekböceği yetiştirme çabaları ile devrimcileri özgürleştirmek için Kuğulu Park’daki kuğuları uçurmaya çalışmaları üzerinden metaforik anlatımlar var bolca. Ve bir de, Ayşe’nin kokular ve sesler dünyası ile konuşamayan (otistik?) Ali’nin cebinde taşıdığı ip parçaları, tüm roman boyunca bir görünüp bir kayboluyorlar. Bu son ikisi, ET’nin patchwork işine, biraz edebi tad katmak için kullanılmışlar ama tam tersine, sizi gereksiz yere meşgul ediyorlar.

Önce şu kuğular. Bilmeyenler için söyleyelim ki, çoğu Ankara’lının (ilçeleriyle birlikte hesaplayın), ne Kuğulu Park’la ne de oradaki kuğularla, herhangi bir aidiyet ilişkisi vardır. Bunlar, çoğu Ankara’lıya hiçbir şey ifade etmez. Evet, bilinir ancak hiçbir şekilde kültürel, romantik, simgesel değer taşımaz. Dolayısıyla, kuğular üzerinde kurgulanan hikâye çok zorlama kalıyor. Yani, Ankara kuğularından bir Martı Jonathan Livingston çıkmıyor.

Bu çılgın ve hüzünlü ülkede her şeyin neden ve nasıl olup da hâlâ devam edebildiğini sadece o dilsiz kuğular bilir… (s. 13)

Yukarıda söylendi, kuğular en az bir uzaylı kadar bizdendir. Öte yandan “Çılgın ve hüzünlü ülke”, N.B. Ceylan’ın “yalnız ve güzel ülkem” etkisi yaratmaktan çok uzak…

Şimdi geçelim iki bölümü/üniteyi incelemeye.

1. Ünite

Ailemizi Tanıyalım (s. 15-40)

Bizim bir arkadaş, Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin işten attırdığı uzmanlardan… Çocuk Harvard’da yüksek lisans yaptı ama işte… Yerine bir ülkücüyü getirdiler. Bizim odaya oturttular. Katil midir nedir! (s. 23)

Harvard’da yapılan yüksek lisansla çelişen durum, eğitim durumudur. “Katil midir nedir!” yerine “İlkokul mezunu mudur nedir!” demeliydi ki biz çelişkiyi anlayabilelim. “Ülkücü-katil” klişe retoriği, daha somut olarak zaten ileride işleniyor. Burada mesele, Harvard’lının koltuğunun gitmiş olmasıdır. Ama bu ucuz kalıp, tüm zamanların en basit sorusunu derhal akla getiriyor bu vesileyle: “her ülkücü katil midir?” veya “her devrimci eşsiz bir hümanist midir?”

            “Yine mi bu Hergün pisliği okuyorsun Dedektif? Getirme gözünü seveyim şu cürufu buraya.”

            “Öyle diyorsun da abi, bak! Bu yazıya bak abi.”

            …

            “Necip Fazıl ‘Ülkücüye Kaside’ diye bir şey yazmış da ona bakıyordum…” (s. 23)

Kömür yandıktan sonra kazanda kalan küle cüruf denir. Cüruf’tan briket yapıldığını biliyorum. Çocukluğumda bahçede biriktirilir sonra parayla satılırdı bir zamanlar, ama sonraları üstüne para verilmeye başlandı, onu oradan kaldırmak için. Yazar, o dönemin sağcı gazetesi Hergün’ü aşağılamak istiyor ama cüruf yerine çaput veya çirkef’i kullanmalıydı. En doğrusu ise paçavra olurdu galiba. Cüruf tam alakasız kalıyor.

İnternet’te, Necip Fazıl’ın Ülkücüye Kaside şiiri için, ilk kez 9 Haziran 1980’de Babıâli’de Sabah gazetesinde yayınlanmıştır diyor, Hergün’de değil (1). Eğer ET kasideyi Hergün’de gözüyle gördüyse, biz de inanabiliriz. Yok değilse, bu gerçeği çarpıtmaktır. Hergün’ü eleştirecek çok daha fazla unsur bulunabilir şüphesiz, ama yayınlanmamış şiir üstünden vurmak, doğru mudur?

Kurtuluş Parkı’nın girişinde yirmili yaşlarında takım elbiseli iki genç, dört çocuklu Doğulu bir aileyi durdurdu. Köyden yeni gelmiş gibiler, parkın ülkücülerin kontrolünde olduğunu bilmedikleri kesin. (s. 27)

Doğulu bir aile dışarıdan bakınca nasıl anlaşılıyor acaba? Orası Ankara’nın göbeği, Kızılay’ın yanı başı, her yerde binlerce, farklı giyimde insan var. Hani otobüs terminali olsa, bir ihtimal indiği otobüs firmasına bakarak, tahmin edilebilir belki taşradan, köyden, Doğu’dan geldiği.  ET utanmasa da Kürt dese ya! Açıkça ülkücüleri, Kürtlere kötü muamele ettirse, zaman ve zemin uygun nasılsa.

Balığın omurgasını üzerinde hiç et kalmadan çıkarabildi… (s. 29)

Balığın omurgası mı? Birkaç cümle sonrası kelime oyunu yapmak için, kılçık yerine omurga kullanıyor ancak burada kılçık dese, sonraki metaforu yapamayacağından ET bizi rahatsız etmeyi yeğliyor.

Bakalım yanaklarımı nasıl oyacak şimdi… (s. 30)

Yine az önce, balığın yanak etlerinin ayıklanma sahnesinden (s. 29) benzetme yaparak kendi yanaklarını oyduruyor ama bu hiç bildiğimiz bir deyim değil ki. Daha doğrusu böyle bir deyim yok. Göz, çukurda olduğu için oyulabilir. Gözünü oymak deyimi vardır ama yanak oyulmaz ancak kesilebilir olsa olsa.

Balığın sırt kılçıklarını da tek parça halinde çıkardı böylece… (s. 30)

“Sırt kılçığına” yüzgeç diyoruz.

Geçmişe bakmak bir kaleydoskopa bakmak gibi. (s. 30)

Ey okuyucu, en son ne zaman bir kaleydoskopa baktın, sorarım sana? Milyonlarca ve milyonlarca bireyinin bir kaleydoskopa bakmadığı, kaleydoskopun ne olduğunu bile bilmediği bir topluma, bu anlaşılmaz tanımla hangi duyguyu aktarmak mümkün acaba? İlerideki İngilizce tercümeye hazırlıksa eğer, bak ona bir şey demem, çünkü batı kültürünün kavramıdır, yabancı gelmez o okura.

Ankara’daki balıklar İstanbul’dakinden de taze diyorlar… (s. 31)

Yıl 1980, emin olun Ankara’da balık malık yenmiyordu doğru dürüst. Bir tek hamsi yenirdi, bir de mevsiminde palamut, eğer akını olursa o da. Arada bir de mezgit. Öyle lokantada yenmez hem de, evde yenir. Bu söylem, 80’ler sonrasının arabesk, taverna vs. ile kendini eğlenceye vuran zamanların lafıdır. Daha önceleri böyle laflar edilmezdi, inanmayın. Ama bakın size o döneme ait şöyle balıklı bir anı aktarayım; bir zamanlar Ankara’da yediğimiz tavuklar balık kokardı. Meğer, balıklı yemlerle beslerlermiş tavukları, kokusu da tavuğun etine sinermiş. Uzunca bir süre böyle devam ettiğini hatırlarım. Yerdik o balık kokulu tavukları.

…Abdullah Bey, Adalet Partililerin alametifarikası olan müstehzi gülüşüyle sordu. (s. 31)

Devrimcilerin posbıyığı-parkası, ülkücülerin sarkık bıyığı-kumaş paltosu, MSP’nin takunyası onların alamet-i farikası idi ancak AP’lilerin müstehzi gülüşü diye bir şey yoktu o zamanlar. CHP’nin de yoktu. Olsa bilirdik. Oradaydık.

Abdullah Bey’in badem bıyıkları altından domur domur dudakları parlıyor. (s. 32)

Domur domur (kabarık, iri taneli) ter olur, gözyaşı olur, su damlası olur,  hatta meme bile olur da dudak olmaz. Onun oluru köfte dudak’tır.

Yürümeli… Yürümeli biraz… Ama ayakkabı canıma okudu… Bastım ayakkabının arkasına. Şak şak topuğuma vururken ayakkabı, Cinnah’tan indim… Yaşlı bir adam koluma dokundu:

“Kızım al, cebimde varmış, ayağına yapıştırırsın.”

Adamın elinde bir yara bandı… “Al kızım, kanamış ayağın.” (s. 34,35)

Arkasına (topuğuna) basılan ayakkabının neresi vurur da kanatır? Zaten terlik gibi giymiş. Burnu vuruyor desen, kanadığı nasıl görülür. Yaşlı –belki de ayak fetişisti olan adama, bir yara bandı verdirmek için, iki sayfa yazı fazla değil mi?

9. Ünite

Türkiye Cumhuriyeti Demokrasiyle Yönetilir (s. 187-233)

Hüseyin Abi’nin sümükleri aktı. Hani insan ağlarken sümükleri boğazına akar ya ılık gibi, tatlı gibi, öyle oldu ona, anladım ben. (s. 192)

Seher Teyze’nin sümükleri bağırınca ağzından püskürdü. (11. Ünite, s. 284)

Sümük işinde bir karışıklık var. Ağızdan püsküren tükürüktür. Başkasının sümüğünün sıcaklığı ve tadını tarif etmek okuyucuya ne veriyor? Bu tarif, Hüseyin abiyle duygudaş olmamız için yetersiz.

Hüseyin Abi’nin boynundaki mavi damar pıt pıt pıt diye atıyor. (s. 209)

Boyunun iki yanında, kimi kişilerde görülebilen mavi damarlar, toplardamarlardır. Bunlarda nabız yoktur, elle hissedilmez, gözle de görülmez. Pıt pıt pıt diye atanlar, atardamarlardır, mavi değildirler, dışarıdan bakınca da görülmezler. Bunu yazıyorsa yazar, bu kadarını bilmek zorundadır. Kolay değil bir devir romanı yazılıyor, sağlam olmalı neticede.

Zamanın tozunu yutmadan zamanın içinden geçmek mümkün değil. (s. 207)

…Zamanın tozunu yutmuyorsan bedelini ödersin. (s. 213)

Lili Marlen Türküsü’ndeki, “Dehrin (zamanın) cefasını çektik, sefasını süreceğiz” tadında bir söylem, inceden bir etkilenme var gibi hissediyorum, ama bilemem artık.

“Yan apartmanda kadınlar sabahları mukabele diye bir şey yapıyor anne, sen duydun mu?”

“Yemek miymiş o?” (F. Gülen’in sevdiği söylenen, maklube’yi mi anlamamız lazım?)

“Yok, işte dua okuyorlarmış ramazan diye.”

“Aman iyi okusunlar. Onlar biraz gerici zaten, o yan apartman. Yozgatlı mı ne hepsi…” (s. 219)

O zamanlar Yozgatlı olmak, ülkücü olmayı işaret ederdi. Gerici diyerek, hangi şehrin kastedilmesi gerektiğini çok iyi bilmesi gerek ET’nin, ama yine gerçeği çarpıtıyor ve bizden saklıyor özenle. Olsun, zamane din tacirleriyle papaz olmasın da. 

(Ayşe’nin ağzından) …Ali gelmiş! Zaten gelir ki o! (s. 226, satır 21)

(Ali’nin ağzından) Ayşe beni görünce sevindi! (s. 226, satır 22)

(Ayşe’nin ağzından) Zaten Ali ile biz karar verdik. (s. 227, satır 7)

(Ali’nin ağzından) Çünkü Ayşe ile karar verdik biz. (s. 227, satır 8)

Peki, biz ne kötülük işledik de bu satırları okumak zorunda kalıyoruz acaba? Okuduğumuzu bir kerede anlamıyor muyuz da, tekrar kafamıza vuruyor yazar? Bu nasıl bir “yazınsallaştırmaktır”, bu mudur dönemin atmosferini olduğu gibi göstermek?

 

İNTİHAL

“Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği’ne yapılan başvuru sonucu şu âna kadar bir kuğu üzerinde çalışılmıştır. Ankara Kuğulu Park’tan Genelkurmay Başkanı’nın rezidansına nakledilen kuğu, eski yerine dönmek için uçmuş ve yüksek binalarla ağaçlara çarparak, koma halinde kliniğimize getirilmiştir. Yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın belediyeden talebi üzerine belediye yetkilileri, parktaki diğer kuğuların uçmasının önlenmesi için gerekli operasyonun yapılması isteğinde bulunmuşlardır.

Kliniğimize yansıyan istek doğrultusunda bir kuğuda başvurduğumuz, m. Extensor pollicis brevis’in tenectomie işleminde arzulanan sonuç elde edilmiştir. Literatür kaynaklarda belirtildiği gibi, bu operatif işlemden sonra kanadın uçmayı engelleyecek oranda bükülü kaldığı ve kanat tam açılmadığı için kuğunun uçup uzaklaşamadığı tespit edilmiştir. Tenectomie operasyonunun basit olduğu kadar çok kısa bir sürede gerçekleştirildiğini vurgulamak yerinde olacaktır. Ayrıca kuğunun bu operasyona bağlı olarak, havuzdaki normal yaşamını olumsuz yönde etkileyebilecek bir komplikasyonla karşılaşılmamış, kuğudaki uçma arzusunun da ortadan kalktığı gözlemlenmiştir. Bu teknikle yapılan işlemlerde kanadın operasyon öncesi görünüşünü sürdürdüğü ve hayvanın hem gösteri hem de üreme için gerekli aktivitelerini gerçekleştirebildiği kaydedilmektedir. Bu sebeple Kuğulu Park’taki diğer kuğular üzerinde de aynı işlemin tekrar edilmesi mümkündür. Parktaki hayvanların gösteri işlevi düşünüldüğünde her seferinde bir kuğunun ameliyat edilmesi uygundur.”

(s. 228, 229)

 

Yukarıda ET’nin yazdığı “özgün” ifadeler. Aşağıda ise, bu satırların kaynak gösterilmeden alındığı orijinal metin. Kendiniz karşılaştırın. İşte bu “kalın” bir etkilenmedir. Biz buna intihal diyoruz.

Çok sınırlı olan literatür bilgilere dayanarak yukarıda sunulan ve kanatlı hayvanların uçma yeteneğinin tamamen ortadan kaldırılması konusunda, seyrek de olsa A.Ü. Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği’ne başvurular olmaktadır. Örneğin; Ankara Kuğulu Park’ından, Seymenler Parkı’na nakledilen kuğulardan üçü, değişik zamanlarda eski yerlerine dönmek üzere uçmuşlar ve yüksek binalar ile ağaçlara çarparak, travmatik koma tablosu içinde kliniğimize getirilmişler, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamamışlardır. Belediye park yöneticileri diğer kuğuların uçmalarının önlenmesi için gerekli operasyonun yapılması isteğinde bulunmuşlardır.

            Kliniğimize yansıyan istekler doğrultusunda, 17 kuğu’da başvurduğumuz  m. extensor pollicis brevis’in tendosunun tenectomie işleminden arzulanan sonuçlar elde edilmiştir. Literatür kaynaklarda (2, 5) belirtildiği gibi, bu operatif işlemden sonra kanadın uçmayı engelleyecek oranda bükülü kaldığı ve kanat tam açılamadığı için, kuğuların uçup uzaklaşamadıkları tesbit edilmiştir. Tenectomie operasyonunun basit olduğu kadar çok kısa bir sürede gerçekleştirildiğini vurgulamak yerinde olacaktır. Ayrıca kuğuların bu operasyona bağlı olarak, havuzdaki normal yaşamlarını olumsuz yönde etkileyebilecek bir komplikasyonla da karşılaşılmamıştır.

(Aslanbey D, Gürkan M, Sağlam M. A.Ü. Vet. Fak. Derg. 35 (1) : 104-109, 1988 )

 Vikipedi, intihali şöyle tanımlıyor:

“İntihal (TDK: Aşırma), bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması. İntihal bir tür sahtekârlık ve hırsızlıktır.

Başlıca türleri:

1.                  Alıntı ifadeler ve fikirler için kaynak göstermemek

2.                  Ödünç alınan ifadeleri tırnak içinde yazmamak ve kaynak göstermemek” (2)

 

Peki nereden ve nasıl mı intihal diyoruz? Bu tarife göre, alıntı ve ifadeler için kaynak gösterilmemiş, ödünç alınan ifadeler tırnak içinde gösterilmemiş ve kaynak gösterilmemiştir. Buyrun başka bir açıklama ve kanıt daha. Uçmamaları için kuğulara yapılan cerrahi işlemin tarif edildiği bilimsel yayının adı;

KUĞULARDA MUSCULUS EXTENSOR POLLICIS BREVIS'İN TENEKTOMİSİ İLE UÇMA YETENEĞİNİN ORTADAN KALDIRILMASI ÜZERİNE ÇALIŞMALAR

olup, yazarları Doğan Aslanbey, Mehmet Gürkan ve Mehmet Sağlam’dır. Bu bilimsel makale, 1988’de Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi’nde (A.Ü. Vet. Fak. Derg. 35 (1) : 104-109, 1988) yayınlanmıştır (3). Yazarlar, işlemi yazı resminin (üstte) sağ alt köşesindeki gibi resmetmişlerdir.

ET ise bilimsel makale’nin 106. sayfasındaki bu resmi, altındaki açıklamayı almadan ve her hangi bir kaynak göstermeksizin aynen, romanında kullanmıştır (s. 230). Durun bitmedi.  Daha da ilginç olan şu; Google Books’tan girip Devir’i okuduğunuzda, yukarıdaki bu resmin açılmadığını göreceksiniz. Onun yerine şu yazıyor: “Telif haklarıyla korunan resim”. Oysa ki bu resim bilimsel bir yayından alınmış olup, altına kaynak literatür bilgisi yazılsa, görüntülenmesinde hiç bir sorun olmazdı. Ama acaba bunun için yazarlardan izin alındı mı? Alındıysa kitabın bir yerlerinde bunun belirtilmesi gerekmekte. Ancak ben böyle bir ibareye rastlamadım. Böyle bir izin alındıysa eğer, bu yazdıklarım boşadır elbette.

Bir yanıltma da şu; bilimsel makale 1988’de yayınlanmış ancak kitaptaki olaylar 1980’de geçiyor. Yazar, izinsiz ve tahrif ederek eserlerini kullandığı Aslanbey, Gürkan ve Sağlam’ın yanı sıra, zaman ve olayları çorba yapıp, hatıralarımızı örseleyerek biz okurlara da saygısızlık ediyor.

Son söz: Best seller siyasi-felsefi-romantik fiction yazacağım diyerek, 80 Darbesi’nin hemen öncesindeki bu “Devir”in, 7-8 yaşlarındaki iki küçük çocuğun dilinden aktarılacak denli basite indirgenerek, dönemsel klişe imgelerle anlatılması, sakil olmasının yanı sıra ve belki daha da önemlisi, o dönemin devrimci gençlerine, kendilerini davalarına adamış o inançlı ve idealist insanlara karşı, hak etmedikleri saygısızlık ve ucuz bir yöntem olarak geliyor bana. Ne yapalım ki devir, ucuzluk devri…

Mehmet HARMA

Kaynaklar:

1.http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/4495-ulkucuye-kasidebu-siir-ustada-mi-ait/ erişim tarihi: 23.02.2015

2. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ntihal erişim tarihi: 23.02.2015

3. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/11/586/7423.pdf erişim tarihi: 23.02.2015

Facebook
yorumlar ... ( 37 )
01-03-2015
01-03-2015 15:46 (1)
Yerli yerinde bir eleştiri, Bakalım Ece Temelkuran yanıt verebilecek mi? Yoksa adet olduğu üzere sessizlikle geçiştirmeyi mi tercih edecek? Ali Rıza Üçer
01-03-2015 19:02 (2)
Sayın Harma, yazınızın girişinde kendinize haksızlık etmişsiniz. Bu romanla ilgili, çoğu da tanıtım reklam gayesiyle onlarca yazı yazıldı. Okuduklarım arasında en niteliklisi sizinki. Emeğinize sağlık. Son cümleniz zaten her şeyi açıklıyor. Edebiyat alanında devrin ucuzluk devri olmasının öncelikli sorumlusu ise maalesef kapitalizm veya sistem değil. Ece Temelkuran, Ahmet Ümit, Tuna Kiremitçi gibilerin ve vasat romanlarının reklamını yapan, onları pohpohlayan, onlardan kahraman yaratan, onları zengin eden kesim yine solcular maalesef, sosyalist partiler, sol yayınlar ve yöneticileri. İşin bizi çıldırtan kısmı burada. Çok dertliyiz bu konuda, çok. Henüz bir çözüm bulamadık.
01-03-2015 19:31 (3)
sn harma tşk,emeğiniz için.kitabı okumadım, ama yazınıza istinaden bir şeyler yazacağım.keşke siz de NFK konusunda, babıali'de sabah gazetesinin o sayısına baksaydınız,doğru bilgi için,kaynağınız internetteki bir forum sitesi.cüruf demir boku-dışkıyla ilişkili anlamından dolayı çok da ters durmuyor,yazarın bilinçli tercihi olarak ise.bağlamı bilmemekle birlikte balığın omurgası da manalı,abes değil.en taze ve en ucuz balıkların gerçekten ankara'da yenebildiği benim de iddiamdır(öz.istavrit ve hamsi).yazıya bakarsanız,"ayakkabı canına okuduktan sonra basmış arkasına,yani basmadan önce kanamış olduğu anlaşılıyor.isteyen istediği yeri oyabilir, yanak dahil, bu kadar karışmak yazarların tercihine, çok doğru değil bence.domur mevzuu da benzer bağlamda(sanki, biraz kusur bulmak için çaba izlenimi uyanıyor hafiften).zayıf yapılı boyunda karotisin sık-kuvvetli atımının gözle görülmesi vakidir,mavi damar da komşu tabii.intihal ise, yazar ve yayıncıdan ciddi bir açıklama hak ediyor gerçekten.dbo
01-03-2015 20:39 (4)
Süper! Gayet anal-itik olmuş. Bikaç remarkım olacak. 1. Font mevzuu Batı'da çok kullanılır. Okuyucu üzerinde psikolojik etki için yapıldığı rivayet olunur. Ha font tercihi doğru mu? Tartışılır. 2. Sayfa 27 değinisine kalıbımı basarım. O dönemde ülkücüler anti-kürt değildi. Hala oldukları da şüphe götürür. İçinde "kürt" geçen deyişler türkçede eskiden beri genelde pejoratif anlamda kullanılmıştır. Ama o dönemde ülkücülere kıyasla asker daha anti-kürttü. 3. Domur domur değinisi doğru. Dudak için olmaz. Domur, tomurcuk, yumru... Saçmalamaya gerek yok. 4. Omurga da doğru tespit (okudum, biliyorum). Mehmet Harma iyi ifade etmiş hatayı. 5. Kaleydoskop demesi çok rahatsız etmedi beni. Ama benzetme bence tutmamış. 6. Gelelim jugularis externa'ya... Onda aslında Harma haklı. ddbo'nun remarkı yanlış. İnternal juguler görülmez. Kaşeksi kralı olsanız ı-ıh! Ha dbo'nun haklı olabileceği taraf şu: bazı çok özel hallerde jug. ext. pulsatil görülebilir. Ama bunu yazar bilemez. Int-Ext! Dikkat! a.y.a.
01-03-2015 21:21 (5)
Bi de... Arkadaş, mukabelenin ne olduğunu bilmemeniz (80'de) için ya alevi ya da aşırı beyaz türk olmanız gerekir. Aşırı beyaz türkseniz ne diye ankara'da oturasınız o devirde? CEHAPE politbürosundan yontmen, dilgüçlendirir falan diye zobilik bi soyadı olan ailesinden de değilseniz... Yani... Mukabelenin ne olduğunu herkes bilirdi o vakitlerde. Saçmalamayalım. Mehmet Harma hocaya tebriks. Millete hürmets. a.y.a.
01-03-2015 22:34 (6)
Roman sanki dizi film yapılsın diye yazılmış. Ask var devrimci abiler ablalar var çocuk oyuncularda var. Kurtulustan ulusa giden dolmuş kizilaydan geçmez. Devrimci abi dolmusta 86-87-88. Sayfalardaki konuşmayı kucuk çocuğa yapamaz. Etrafran duyarlar diye cekinir/cekinmelidir. Sadeceozgur Sadeceozgur
01-03-2015 22:52 (7)
Müdüriyetten kitap ve yazı hakkında görüş gelmemesi ilginç. Bekliyoruz.
01-03-2015 22:54 (8)
Müdüriyet robottur, insanlardan oluşmaz. Yemez içmezler ve sorunları yoktur. Emir beklerler. İsimsiz yorumcu "ilginç" der, "bekliyoruz" der, bunların isimsiz olması artık hiç ilginç değildir. K.A.
01-03-2015 23:34 (9)
Müdüriyete bir dokunduk bin ah işittik.
01-03-2015 23:34 (10)
Kurtuluş'tan Ulus'a giden dolmuş zaman zaman Kızılay'dan geçmiştir. Şimdi geçmez. O ayrı. Hacettepesinin önünden geçen yol 80'den evvel o halde değildi. Sıhhiye'den bugün İbn-i Sina'nın üst girişine doğru giden yol da o halde değildi. Ama Ziya Gökalp hep öyleydi. O yüzden Kızılay'dan geçermiş arada. Ha bunu temelbozan bilir miydi? İşte orası muamma.
02-03-2015 09:12 (11)
2 Numaralı yorumcunun görüşlerine aynen katılıyorum. Önemli ve iyi bir eleştiri yazısı olmuş. Edebiyat camiasından, "resmi" eleştirmenlerden umudu kestik. Zaten birkaç gerçek eleştirmen kaldı, onlar da bu sitede bahsi geçenler. Öbürleri "resmen" mamalanan sahte eleştirmenler. O zaman boşluk nasıl doldurulur. İnsanlar oturur, ciddi eleştiri yazıları yazar. İşte bu sitede bu ikincisi. Edebiyatçılardan umudu kesen hekimler olaya sahip çıkıyor, resmilerinden çok daha iyi yazılar yazıyor. Hatta hekim ve bilimci kimlikleriyle bir önceki roman kağıdının tadına bile bakmıştı, bu ise fontların peşine düşmüş :)) Ama, şaka değil, bunlar önemli yazılar, madem öyle, işte böyle diyen yazılar. İntihali de iyi bulmuş, nereden bulmuş sayın Harma? Ancak buldum diye infial oluşturacağını sanıyorsa fena yanılıyor. Türkiye rezaletler ülkesi. Skandalın haber değeri yok, bu sitede az deşifre etmedik sahtecilikleri, gık çıkmadı. Harma'yı kutlarım. Yola devam. Tepki çıkmasa da not düşüyoruz. Kaan Aslanoğlu
02-03-2015 12:47 (12)
Mehmet Bey bilinsin istemiş, yazarla ilgili önyargısı ve olumlu olumsuz kanaati olmadığını ama üsluba hakim bir alaycılık herkesin duyabileceği kadar var. Eleştirinin fıtratında var birazda. Ama bu üslubu okuması zevkli oluyor yazması neden olmasın ! Sol çevrede kollektif bir gıcık olma şeysi vardır bazı yazarlara. Bende de var. Bu bir yana bir iki noktaya itirazım olacak. Şu sümük meselesinde bir sorun yok gibi görünüyor çok az sorunlu. Hem de teması çok sempatik. İkincisi adaletpartilinin alaycı sırıtışı diye bi'şey bende de var. Serkanbaknalı
02-03-2015 18:33 (13)
Sevgili Hocam,kitabı bir sınav kağıdı titizliğiyle okuduğunuz belli oluyor ki öyle olması gerek.Çok büyük iddialarla ortaya atılmış bir romanın böyle titiz bir analiz gerektirdiği aşikar.Aklınıza,bilginize,emeğinize sağlık.Çünkü devir romanları hata kabul etmez etmemelidir de...Mine Çelik
03-03-2015 21:35 (14)
Site sakini bir avuç bizler için yazdığım, yorum-eleştiri-görüş dönem ödevimi sizlere sundum. İlk yorumu Ali Rıza Üçer yaptı, dediği de çıktı zaten. dbo, kitabı okumadığını söylüyor, okursa, romanda bu yazdıklarımdan çokça bulabilir. Ancak itirazlarına da ben itiraz ediyorum, fakat intihal de anlaşıyoruz. a.y.a.'dan geçer not aldığım iyi oldu, yanlış yapsam fena benzetebilirdi. Font'u ondan öğrendim, Ülkücüler, jugularis eksterna ve mukabele açıklamaları, tam isabet! teşekkürler. Devir'in ingilizceye tercüme edilecekmiş gibi yazıldığını düşünmüştüm ancak Sadeceozgur, dizi film gibi yazıldığı saptamasını yapıyor ki hak veriyorum, benim aklıma gelmemişti doğrusu. a.y.a izlenimi veren No 10, Kurtuluş-Ulus dolmuşlarını yazmış, bilmiyordum öğrendim. Ama a.y.a. isimsiz yazmam diyor, yani No. 10'a da teşekkürler. SanBa kurulundan da geçer not aldım gibi gözüküyor. Serkanbaknalı, alaycı üslup diyor, doğrudur ama çevirdiğimiz mavraya uygun değil midir? Ve Mine Çelik siz de berhudar olunuz. MH
04-03-2015 08:14 (15)
estağfurullah. benim ne haddime size geçer not vermek. fena benzetmez, en fazla tabanla dalardım. bu arada, 10 nümerolu yorum bana ait. pelvik-paraaortik lenf nodu disseksiyonu sonrasında, yorgun bi halde yazdımdı. akıllı telefon şeysinde dokunmalar pek hassas. yorum zırt diye gidiveriyo. stilimden tahmin etmişsiniz. onöre oldum. hemen kontratakta bulunacak olabilir. "len denyo, senin tevellüt yetiyo mu o devri bilmeye?" diye celallenirler. cıks! celallenmek yasak. ben omat apartamientosunda yaşadım senelerce. kurtuluş-kolej kesişimindeki eski ve civarda meşhur bi binadır. tüm binanın sahibi olan kişi ile aynı evi 6 yıl paylaşınca... 64'ten sonra o civarın year-by-year fotografik değişimini izlemiş ve kendisinden şahsen dinlemiş bi adamım. merakım da vardı şehrin anatomik evrimine. o yüzden dediğimde eksik yok. arzettim. p.s. bence yazı tırto reklamlarla (eleştiri olmaz öyle) kıyaslanmayacak ölçüde başarılı. san-ba kurulu yenileri gelince laf etmez sanırım. hadi hayırlısı. a.y.a.
05-03-2015 01:50 (16)
Devrimci Necdet Adalı ve ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu, darbenin ilk idam mahkumları ve infazlarıdır (Adalı önce). Yukarıdaki resimde, idam haberini veren gazete kesiğinde, karakalem resimleri yer alıyor. İkisi de aynı yaştalar (22 y) ve denge olsun diye aynı gün idam ediliyorlar. Hülya Avşar, Mustafa Pehlivanoğlu'nun yaşamını anlatacak film'de onun annesi rolünü oynayacakmış. MHP buna itiraz etmiş, Avşar da "sana ne lan!" çekmiş. İşte yazımda son sözde söylediğim ucuzluk tam da bu! Kaçak hatıra avcıları, idealist/diğergâm bir dönemin naif duygularını arsızca yağmalıyorlar. Elbette bu durumda Ece yazar, Hülya oynar... mh
06-03-2015 10:07 (17)
Muhteşem bir analiz, o dönemde gençliğini geçirmiş biri olarak her cümlenize imzamı atarım. Dilbilgisi ve güncel Türkçe konusundaki eleştirilerinize de hayranlık duydum, çok yerinde eleştiriler. İnsan yazarlığa soyunmadan önce biraz halkın arasına karışmalı, Türkçesini biraz geliştirmeli tabii ki. İntihal iddianız ET tarafından savunulmaya muhtaç, artık nasıl savunacaksa... (Sebahatin Önkibar'ın da bunu köşesine taşımış olmasını olumlu buluyorum.) Emeğinize sağlık diyeceğim de daha çok "yüreğinize sağlık" demem gerekiyor. Bu devirde o camiadan birine dın demek bile tabudur da. -Ayhan Kılıç
06-03-2015 13:17 (18)
Henüz okuyabildim,hemen yazıyorum,Sn.Harma.Yazınız gayet başarılı...Duyguların arsızca yağmalanması hakkındaki söylediklerinize de katılmamak elde değil.Kalıbımı basarım ki yazınıza asla yanıt gelmeyecek,suskunlukla geçiştirilecek.Sussunlar,küplerini doldursunlar bakalım!Olsun,birilerinin kül yutmadığını bilmeleri de çok iyidir.Sağolun...Caner Ercan
08-03-2015 21:26 (19)
http://odatv.com/n.php?n=yazik-olmus-cumhuriyete-0803151200 liberal "sol" sosyalistleri dönüştürmekten vazgeçti. CHP'yi dönüştürmeye karar verdiler. HDP ve CHP liberal "sol"cuları kapma konusunda birbirleriyle yarışıyor. Ece Temelkuran da yakında Cumhuriyet'te yazmaya başlar ç.
08-03-2015 23:08 (20)
Biriniz lütfen bu Ece Temelkuran'ın siyasi çizgisini anlatabilir mi? Necidir bu kadın? Daha geçen sene Birgün'ün genel yayın yönetmeniydi. Cumhuriyet ne ayak?
13-03-2015 12:18 (21)
Çok zorlama bir eleştiri. Anladık Ece Temelkuran'ı sevmiyorsunuz.
13-03-2015 13:03 (22)
21'e... Sen çok zorlanarak dünyaya gelmişsin bence. Hipoksi hakkaten algıyı uzun vadede bozar. Eleştirinin neresinden sevgisizliği çakızlayıverdin? Belirtmemişsin. Adını yazmayı unutmuşsun. Şimdi şu yazdığına baktım. Hani alt dudağını az öne çıkartıp böyle parmağınla yukarı aşşaa vura vura "bülili bülili" sesi çıkartsan daha mantıklı bi yorum olurmuş. Tamam. Hipoksi olmuş. Onu anladık da. Mazide bu kadar takılmayaydın. a.y.a. hürmetz
13-03-2015 13:08 (23)
21, bu yazıdan, anlaya anlaya bunu mu anladın?
13-03-2015 13:16 (24)
Emek verip, çabalayıp takoz gibi argümanlar ortaya koysanız neye yarar? Vasat akıllı pop beyin (aklıma Cem Yılmaz'ın parodilerdeki görüntüleri geliyor, bu ebleh tayfayla iyi dalga geçer) bir sözcükte tanıyı koyar: Olmamiş! Zorlama! Şevgisiz! Yazar daha fazla çalışmalıydı! Ulan, o takoz gibi argümanlardan birini yanıtlamak için iki dakika kafa yor hiç olmazsa. Sen neye çalıştın bugüne kdar! Yok, okuduğuna şükredelim pop tayfasının. O da bir aşama. Okuyup ne anlıyorlarsa artık. İmşasız
13-03-2015 17:59 (25)
24 numaralı yorumcunun üslubunu beğenmedim. Okur yorumlarında kullanılan bu tür saldırgan dil, Sayın Harma'nın yazısının objektifliğini, ciddiyetini azaltıyor. Dikkat etmek lazım. Karşı tarafa malzeme veriyorsunuz. Zaten onlarla mücadele için imkanımız kısıtlı. Bir de siz baltalamayın. Bir de sizle uğraşmayalım.
30-03-2015 13:21 (26)
Merhaba, yazınızı baştan sona okudum. Gayet yerinde tespitler var. Elinize sağlık. Yalnız ayakkabının ayağı kanatmasıyla ilgili kısım için yaptığınız eleştiri biraz zorlama olmuş. Ayakkabı ayağını kanattığı için dayanamayıp topuğuna basarak yürümeye başlamış ve o sırada kanadığı göründüğü için biri kendisine yara bandı vermiş. Çok zor değil aslında anlamak. Sadece bunu yazmak istedim. Teşekkürler, Duygu Karakaş
31-03-2015 22:39 (27)
Ece Temelkuran: Kendimizi bırakmanın âlemi yok, bir ayağa kalkın bakalım http://t24.com.tr/haber/ece-temelkuran-kendimizi-birakmanin-alemi-yok-bir-ayaga-kalkin-bakalim,292056
01-04-2015 16:46 (28)
Gerçekten farklı bir dünyanız var. Özür dilerim ama hem eleştirinizi hem de yapılan yorumları okuyunca bu cümleyi kurmadan duramıyorum. eleştirileriniz en hafif tabiriyle zorlama olmaktan öteye gidememiş maalesef. Evvela belirteyim kitabı hala okuduğum için iki parçadan oluşan eleştirinizin sadece okuduğum kadarki kısmını eleştiren 1. Bölüm eleştirisini okudum yani İntihal iddiaları ile ilgili bir şey diyemiyorum ancak ciddi bir iddia. Hak sahipleri yasal yollara başvururlar zaten. satır satır yaptığınız şey eleştiri olmaz. Başka bir şey olur ki ilk defa böyle bir şey gördüğüm için maalesef ne olduğunu bilemiyorum. ben de yaptığınız gibi satır satır cevap vermeyeceğim ancak tek örnek vereyim: Cüruf kelimesinin yanlış kullanımından bahsetmişsiniz. ya yazar ben değil karakter yanlış biliyor ve kullanıyor dese böyle zengin bir karakter yaratan yazardan sağlam bir özür dilemeniz gerekmez mi? lütfen arkanıza yaslanın ve böyle güzel şeylerin tadını çıkarın. Halil ÇIRAK
01-04-2015 16:55 (29)
Sayın Halil Çırak, sadece verdiğiniz örneğe değineyim. Yazar bir sözcüğü yanlış bilmediği halde sizin iddianız doğrultusunda romandaki karakteri yanlış bildiği için yanlış yazmışsa bunu bir şekilde okura hissettirmesi gerekir. Nasıl mı, o kişinin sözcükleri yanlış kullanabileceğini bir şekilde ima ederek. Hiç değilse birkaç başka yanlış sözcükle destekleyerek. Ya da tırnak içinde falan yazarak. Bu yazar savunusu şeklinin edebiyatta yeri yok. Bir kelime yanlış anlamda yazılmışsa ve bunun bilhassa yazıldığı bir şekilde belirtilmemişse o hatadır. Bu savunma şekliyle yazar her türlü abuk sabuk cümleyi kurar, abuk sabuk bir kurgu yapar, olayları saçma sapan anlatır ve bu niye böyle dendiğinde "ben demedim, yarattığım karakter bu kadar biliyor" der. Edebiyatta böyle şey olmaz. Edebiyat eleştirisi konusunda Nurullah Ataç, Fethi Naci gibi klasikleri okumanızı tavsiye ederim. Onlar varken böyle yazarlar pek sivrilemiyordu zaten. Nihat Ateş de yenilerden iyidir. Kaan Arslanoğlu
03-04-2015 14:28 (30)
28'e... O tür yazıların intihalinde para konuşmaz. Orada yazarın alıntıyı yaptığı kişileri anarak onları onöre etmesidir adet. Onlar da zaten bu onöringden gayet mütehazziz olurlar. Olay kapanır. Hak sahipliği değil. Para pul değil yani mesele. Satır satır eleştirmiicekmişiz bi de. Bak ona da cıks. Factual error yapmaya hakkı yok yazarın. Büzzüklerin efendisi gibi fikşın yazmıyosa... Onda bile içtutarsızlık görürsek hooops ve hatta hüşoğ dememiz haktır. Ve bu da boru gibi eleştiri kapsamındadır. Biz de arkamıza yaslanıp bazı güzel şeylerin tadını çıkarmayı biliriz. Emin olun, sizden daha cüccük ve daha burcuvayızdır. Amma onların kategorisi farklı be canım. Burda olmaz. Zorlama eleştiri olmuş diyenlerin eleştiriden anladığı zeyneporal stil yağlama yazısı olduğundan bu incileri döküyolar buraya. Ben şimdi bi teke zortlatması açıp fonda onunla Zorba'yı okumaya devam ediym. Zippergahrıman Zorro deel Captain Zort.
02-04-2015 02:15 (31)
28, hem ben şu an uzun yazabilecek durumda değilim hem de sen daha kitabı bitirmemişsin. Dalmak için acele etme. Kısa kesicem. Ben yazarken zorlanmadım ama sen okurken arkana fazla yaslandığın için zorlanmış olabilirsin. Kitabın diğer bölümlerine dair yazılacak yığınla notum var ancak yazar mıyım bilmem. İstersen, söyleyecek sözün varsa, sen de "eleştirinin eleştirisi" diye bişi yaz onun üzerinden konuşalım. Hem de ortamlara hoş gelmiş olursun. MH
06-04-2015 10:23 (32)
Mevzuyu sadece yazar(?)ın ülkücülere bakış açısı üzerinden ele alsaydınız, eleştiriniz ciddiye alınmayacaktı, fakat siz burada, bir sürü afili dergi, gazetelerde büyük yazar diye arz-ı endam ettirilenlerden birisinin ipliğini pazara çıkarmışsınız. Var olun. Cihangir'de, ellerinde viski ile Diyarbakır'ın köyündeki gariban çocuğu istismar eden bu samimiyetsizlere karşı tavır koyulmalı, bu tarz canlıları edebiyat aleminden dışlayabilmeliyiz.
18-06-2015 17:41 (33)
Ece Temelkuran'ı savunmak bana düşmez ama Mehmet Harma nın yazısını eleştirmek bana düşer. Eleştiren arkadaş şöyle başlamış eleştirmeye 1980 yılının Ankara sı için ET ye sen küçüksün sen bilmezsin demiş. Ama bir tane bile somut örnek verememiş kendisinin büyük olduğu seksen Ankara sından. Vermediği gibi bir devir dönemini eleştirirken bile yanlış olaylar bulmuş kendine. 80 de Ankara da sakarya caddesi balık pazarı gibiydi sayın Mehmet Harma bir deviri biliyordan bunu da bilmeniz gerekiyor ve son derece ucuzdu. Her devlet memuru rahatlıkla alabilirdi. Ankara nın yapısı da genelde memur ağırlıklı değil miydi zaten? Ama bir tane somut örnek verip sonra Ankara yı sen bilmezsin başkalarının gözünden yazıyorsun demek haksızlık bence. Şu Sebahatti Önkibar mantığıyla yaptığınız intihal meselesi ise baştan sona saçma zaten. Hangi intihalden bahsediyorsunuz bu kadar saçmalamak olmaz diyelim bir kanser hastalığı için bir doktordan reçete alıyorsunuz bu reçeteyi bir yerde yayınlamak intihal mi?Ç
18-06-2015 17:43 (34)
Kaldı ki ET nin burda yazdığı bilimsel bir şey bunun intihali mi olur. Bir rapor bu yaratıcılık yok bir şey yok ekstradan yaratıcılık oluştur şey yok. İntihal mi olur bu. Edebiyat eleştirini İlber Ortaylı mantığına oturttunuz ya kutluyorum sizi. Her cümleyi alıp böyle cümle mi olur yok o cümlede şu kelime böyle mi kullanılır. Böyle edebiyat eleştirisi mi olur. Referans verdiğiniz Fethi Naci böyle mi yapıyor edebiyat eleştirisini. Berna Moran böyle mi yazdı eleştirilerini. Balığın omurgası mı sırtı mı? Bu mudur eleştiri? Ne güzel cümle kurmuş 'zamanın tozunu yutmuyorsan bedelini ödersin' bunu bir şiir dizesini alıp esinlenme diyor sevgili eleştirmen. Ama intihal dememiş allahtan. Bu mantıkla onu da söylerdi. Yara bantına hiç gitmeyecem onun yanıtını yukarda verdi arkadaşlar. İşin özü şu edebiyat eleştirisi bu kadar ucuz olmamalı bu kadar da alkışlanmamalı bu kadar kötü yazı. Çok sevdiğim kaan arslanoğlu da bu yazıyı yayınlamaz ondan da eminim. ÇETİN
18-06-2015 17:46 (35)
Bu arada mailimi vereyim .... com yani isimsiz filan yazmadım
18-06-2015 18:31 (36)
gıymetli ç, intihal olayına ben yukarıda cevap vermiştim. ona bakaydın (30). eğer o isimler anılmamışsa bu intihaldir (anılmış mı? bendeki baskıda niye yok?). 33'teki benzetmen tırto. kanser reçetesi ne yav? velev ki öyle bişey var, dediğin zımbırtı yukarıdaki bilimsel tanım serisiyle benzeşir mi? he cancaazım? Mehmet Harma'yı savunmuyorum. enis batur stayla sancılanmalardayım. cüccükburcuva, sanat, üretim, insan, ikinci oğulluk, taşralılık, liberal ekonomi falan ve dahi filan üzerine kastorzinyo bi yazılama sürecindeyim. ama lütfen! ç dedik, bağrımıza bastık. sen yapma bari. gerçi bu ç o ç değil ama. olsun. mucuksss
18-06-2015 21:39 (37)
Sayın büyük çe ve bağıran çetin, 33-35'de yazdıkların şaka gibi gerçekten. Arkadaş olamayabiliriz ama, adımı ve soyadımı bitişik ve küçük harfle yazar etsüperonlaynnoktakom'la gönderirsen sana, intihalin nasıl olduğunu sözkonusu makalelerin, orijinal tam metinleri üzerinden izah ederim. Sen de istersen ET'ye döner, "ben itiraz ettim ama, adam da böyle böyle diyor, nedir bu?" diye sorabilirsin. İntihal'den daha kötüsü, onu savunmak zorunda kalmaktır. Debelendikçe batarsın. En iyisi görmezden gelmektir. ET'de onu yapıyor zaten. Pek yüksek siyasi bir bürokrat kişilik, kanıtlanmış intihali prof. luğuna mal olunca, intihali suç olmaktan çıkaran yönetmelik değişikliği yaptırmaya bile çalıştı. İntihal, fikir kabızının yaptığı, fikir hırsızlığıdır. Utancı büyüktür vesselam. mh
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 2210720
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.